Daha önce İran’la ilgili olarak yazmış olduğum yazılarda, İran yönetici sınıfı içindeki bölünmeden söz etmiş, Kasım Süleymani, cumhurbaşkanı Reisi suikastlerinin bu bölünmüşlük haliyle bağlantısının olduğunu belirtmiştim.
İran’da bugünkü rejim genel olarak toplumsal sınıf formasyonunda, burjuvazinin kompozisyonunda, bu sınıfın uluslararası finans kapitale eklemlenmesi konusunda önemli değişiklikler meydana getirdi.
Merkezdeki burjuvaziye çevre sermayesinin eklemlenmesi, “yeni burjuvalar”ın önünün açılmasıyla, burjuva sınıfının genel olarak genişlemesi, sermayenin büyümesi, ve nihayet, onun belli bir kesiminin devlet olanaklarıyla, tekelleşerek palazlanması temin edildi.
Bugün İran finans kapitali mevcut rejimin kendisinin daha fazla palazlanmasına, bunun için zorunlu gördüğü uluslararası finans kapitale eklemlenmesine engel oluşturduğunu görmektedir. Yani dün destek olanın bugün köstek olduğunun farkındadır.
İran’da son yıllarda olup bitenlere bu açıdan da bakmak gerekiyor.
Emperyalizm basitçe, İran’ın da aralarında yer aldığı, “küresel güney” tabir edilen ülkelere dışsal, onların dışında cereyan eden, onlara dışarıdan empoze edilen bir olgu değildir.
Her şeyden önce, emperyalizm belli ülkelerin dış siyasetine indirgenmemelidir. Emperyalizm, kapitalin dinamiklerinin ya da hareket yasalarının işleyinin sonucu olarak ortaya çıkan bir olgudur. Bir sistem olarak kapitalizmin belli aşamadaki görünümüdür. Dolayısıyla bu sistemin bileşimindeki bütün öğeleri, güçleri kat eder. İsterseniz, bileşenleri dolayısıyla içsel işleyişi olan bir olgu olarak görülmesi gerekir diyelim.
Hatırlayalım, 1979 “rehine krizi” sırasında İran devleti, bugüne göre ABD karşısında çok daha güçsüz bir görüntü veriyordu. Buna rağmen ABD yönetimi o zaman bugünküne benzer etkili bir müdahaleden kaçınmıştı.
O zaman İran’da ayrıcalıklı konumunu yitirmiş merkezdeki büyük sermaye ve büyük toprak sahiplerinin önemli bir kesimi böyle bir Amerikan operasyonunu, ilan etmemiş olsalar da, destekliyorlardı. Ama görece küçük sermaye, merkezden dışlanmış taşra sermayesi, küçük mülk sahipleri, işçiler, köylüler, genel olarak halk sınıfları rejimin yanındaydılar. Üstelik devrimci koşullar içinde, yüksek bir devrimci politizasyon seviyesindeydiler (TUDEH ve Halkın Fedaileri -Çoğunluk Kanadı- en etkili sol örgütler de rejimi destekliyorlardı. Bilindiği gibi, bu destek 1982’deki Irak Savaşı’na kadar devam etmişti).
Rejim, geçmişteki devrimci enerjisinden, kapasitesinden burjuvaziyi sınıf olarak takviye etmek, palazlandırmak adına çoktan feragat etti. Bugün palazlanmış finas kapital, ve ona eklemlenmiş “yeni burjuvazi” de -muhtemelen- büyük ölçüde rejimin değişmesini talep ediyorlar.
Bu arada unutmayalım, sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da belli bir ekonomi-politik ve entelektüel gücü temsil eden diasporanın İran’la canlı bağları halen devam ediyor.
Özcesi, daha önce de İran’la ilgili olarak söylemiş olduğum gibi, İran’daki rejim burjuvazinin çoğalmasına, sermayeyinin yoğunlaşmasına gayret ederken, geniş kapsamlı, stratejik bir restorasyona yanaşmadı.
Bir yandan siyasal demokrasinin alanı popülist bir anlayışla görece genişletilirken, siyasal karar organları iyice daraltıldı (1) Yani siyasal demokrasi alanını genişletmek, kararlara katılımı da genişletmek anlamına gelmiyordu. Tersine, daralmayı temsil ediyordu.
Politizasyon düzeyi de buna göre düştü. Baskılandı. Toplumun depolitizasyonu rejimin popülist yaklaşımının arkasında sürekli teşvik edildi (Yeri gelmişken, SSCB’nin çöküşünde de Leninist öncü parti anlayışının partiyi ele geçirmiş nomenklatura tarafından istismarı önemli bir rol oynamıştı. İşçi sınıfını ve diğer toplum sınıflarını depolitize edecek adımlar, popülist söylemlerle gizlenmeye çalışılarak kararlılıkla uygulandı. Burada sorun partinin öncülüğü değil, onun istismar edilerek, siyasetin dar bir kadronun ayrıcalığı olarak görülmüş olmasıydı. Öncü parti, siyaset kanallarını açar, demokratik katılımı teşvik eder. Siyaseti partiye, onun da iyice daraltılmış organlarına hapsetmez. Çöküşe işçi sınıfının tepki verip, direnememesi bu olguyla alakalıdır.Tabii işçi sınıfına da bu depolitizasyon için bir bedel ödenecekti: Ekonomizm. Politik sınıf bilinci yerine, ekonomik sınıf bilinci teşvik edildi. Biz biliyoruz ki, ikincisi, birincisi olmadan işlevsel olamıyor)
İran’a ve müttefiklerine ABD ve İsrail tarafından bu kadar kolay ve etkili olarak müdahale edilebilmesi, İran yönetiici sınıfı içindeki bölünme(ler) olmadan izah edilemez.
Hameney’in öldürülmesi, şeklen Süleymani’nin, Hamas liderlerinin, Hizbullah liderlerinin öldürülmelerine çok benziyor. ABD ve İsrail’in saldıracakları, olası hedefleri biliniyor. Buna rağmen bu olayları nasıl izah etmek gerekir, özgüvenden kaynaklanan rahatlık olarak mı yoksa çaresizlik olarak mı? Yoksa, söz konusu bölünmelerle mi? Bence hem bölünme ve hem de bölünmenin neden olduğu çaresizlik olarak.
Öte yandan, Reisi suikastı konusu kapatıldı. Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanı olmasıyla yönetici sınıfın batılılar tarafından “liberal” tabir edilen kanadı hedefine, veyahut hedefinin belli bir aşamasına ulaşmış oldu. Muhtemelen Hameney’in öldürülmesi de bu “liberal” kanadın hanesine artı olarak yazılacak gelişmelere vesile olacaktır. Daha önceki yazılarda da söylediğim gibi, İran’daki rejimin artık bu şekilde devam edemeyeceği anlaşılıyor. Çözülme aşama aşama mı yoksa bir vuruşta mı olacak şimdi bunu göreceğiz.
İran’ın hegemonya karşıtı bir ülke olarak tasfiyesi, emperyalizm dostu bölge ülkelerinin egemenlik alanlarının daraltılmasına hizmet edecektir. ABD-İsrail dostlarının işini iyice zorlaştıracaktır. Egemen ulusal yapıların erozyonunu hızlandıracaktır. “Amerikanın dostları” çok daha sıkı “dost” olmak zorunluluğu duyacaklardır. Aksi halde paketlenme söz konusu olabilecektir. Veyahut hapistekilerle yer değiştirme olasılığı güçlenecektir diyelim (2)
Ülkemizde faşizm süreci derinleşirken, ” Kürt barışı” nın neden zuhur etmiş olduğunu bugünkü İran saldırılarına bakınca daha net olarak kavrayabiliyoruz. “Kürt barışı” nın bu koşullarda dayatılacak yeni taleplere göre farklı mecralara doğru ilerleyeceğini söylemek de kehanet olarak görülmemelidir.
Evet buraya kadar gelmişken tekrar edelim, Amerika’nın dostları olmaz; araçları, maşaları, ya da daha nazik bir ifadeyle, uyduları olur.
Son olarak, Venezuela’daki gelişmelere de yukarıda sözünü ettiğim “iç cephe” ve popülist depolitizasyon açısından bakılabilir. Bu arada yeri geldi, ABD devleti Venezuela devlet başkanını bir silahlı operasyonla ülkesinden kaçırdı. Rusya da Esad’a benzerini yapmadı mı? Fark, biri haydutça diğeri nazikçe(!). (3) Suriye’nin verilmesi, İran’ın kapılarını açtı. Bakalım İran’ın düşüşü kimlerin kapılarına dayanılmasını mümkün kılacak ?
Bütün bu olanlardan, devrimciler olarak çıkartacağımız eşsiz dersler var. Sürekli genelleşen, derinleşen bu kaosun bize paha biçilmez fırsatlar sunacağını hiç aklımızdan çıkarmayalım. Şundan kuşkumuz olmasın: Tarihi halklar yaparlar, ama güçlü siyasal önderlik, öncülükle yönlendirildiklerinde. Böyle bir öncülükse, öncelikle tarihsel gelişmenin doğru yönünde konumlanmakla olanaklıdır.
NOTLAR:
(1) Sık yapılan bir yanlış İran’ı kökten dinci bir devlet olarak görmektir. İran rejimi meşruiyetinin kaynağı bakımından teokratiktir, doğru, ancak buradan onun kökten dinci olduğu sonucu çıkmaz, İran sık söylediğim gibi, popülist bir rejime, ya da popüler teokratik bir rejime sahiptir. Ne Humeyni ne de onu izleyen liderlikler kökten dinciydiler, ülke idaresinde belki yarı laik diyebileceğimiz bir anlayış egemendir. Tam anlamıyla laik olabilmesi için meşruiyet kaynağının dinsel olmaması gerekir. Humeyni’nin ölümüne kadar söylemine bakılacak olursa, kökten dinci olmadığı görülür. Humeyni, İranlı marksist akademisyen Ervand Abrahamian’ın da vurguladığı gibi (Bkz: Khomeinism: Essays on Islamic Republic: University of California Press, 1993) tipik bir 3.Dünya popülistiydi. Sık sık mostazafanın (ekonomik olarak yoksunlaştırılmışların) adına konuştuğunu, onların hak ve çıkarlarını sonuna kadar savunacağını belirtir. Devrimin dışlanmışların, mahrumların devrimi olduğunu vurgulardı.
Devrim bu söylemi sayesinde küçük üreticilerin, küçük iş sahiplerinin, çarşı-pazar esnafının büyük desteğini kazanmıştır. Buradan onun anti-kapitalist olduğu sonucu çıkmaz elbette. Ancak popülist bir tarzda, kapitalizmin nimetlerinin daha adil paylaşılmasını talep ettiği açıktır.
Bunun uygulamada, merkezden (dolayısıyla devlet teşviklerinden) dışlanmış taşra sermayesinin, genel olarak, görece küçük sermayenin merkeze taşınması gibi somut bir sonucu oldu. Yoksa, yoksul ve yoksunların maddi konumlarında anlamlı bir değişme olmadı. Sadece yeni rejimin kültürel ya da ideolojik söylemleri tesellileri oldu.Şunu yadsımıyorum, İran’da giderek azalan ölçülerde de olsa toplumun önemli bir kesimine sosyal yardımlar yapıyor. Refah devleti uygulamalarını sürdürülüyor. Gelgelelim, bugün bunların maddi olarak daha önce olduğu kadar bir anlamının olmadığını belirtmek gerekir. Buna rağmen bu sosyal politikaların bunlardan yararlanan geniş toplum kesimleri açısından ekonomik anlamına göre politik ve ideolojik anlamının daha baskın olduğunu söyleyeceğim. Bugün rejimin hâlâ küçümsenemeyecek bir toplumsal tabanının olmasını sadece popülist söylemiyle değil, ama daha çok bu işleviyle açıklamak doğru olur. Hatta son yıllardaki kitlesel protestolar muhtemelen bu sosyal politikaların maddi olarak eskisi kadar tatmin edici olmamasıyla da alakalıdır.
Her ne kadar Humeyni’nin ve rejimin popülist söylemi radikal gibi görünse de, bunun demagojik, sağcı, gerici özü ihmal edilmemelidir. Mesela bu hali yapılan toprak reformunda net olarak görebiliyoruz. Özel mülkiyetin dinsel ya da şer’i bakımdan kutsallığı vurgulanarak, mülk sahipliğini kısıtlayıcı önlemlerden daha sürecin başında kaçınılınca, reform iddia edildiği gibi, topraksız köylüler lehine radikal sonuçlar doğurmadı.
Ha bu arada, Humeyni’den sonra gelen genç kuşak din ulemalarının bir çoğu sermaye sahibi olunca ya da büyük sermayenin organik aydınları haline dönüşünce, Batı’da işleyen haliyle kapitalizme hayranlıklarını dile getirdiler. Neoliberalizmi savundular. Buna da dikkatinizi çekmek isterim.
İran’daki İslamcı rejimin iktidarı almasını ve tutmasını siyasal ve ideolojik açılardan Türkiye ile kıyaslayarak belki daha iyi anlayabiliriz. Her iki ülkede de özellikle 50’li yıllardan itibaren( İran’da 1953 CIA-MI6 darbesinden sonra özellikle- bu arada sadece Şahçılar değil, o zaman ki mollalar da Mussadık’a etkin bir biçimde muhalifti. Çünkü Mussadık laik, küçük-burjuva merkez sol bir milliyetçiydi. Dinciliğe şiddetle karşıydı.) İslam dinciliği ideolojik olarak teşvik edildi. İslamcılık devlet ve toplum katlarında meşrulaştırıldı. Devletin resmi ideolojisinde ayrıcalıklı bir yere sahip oldu. Bu sayede hem devlet içinde hem de toplumda palazlandı. Oysa komünistler için tam tersi bir durum söz konusuydu. “Yeşil kuşak” devrinden söz ediyoruz. Dinin etkisi yıllar içinde giderek arttı.
Bir de, unutmayalım, İran ve Türkiye 70’li, 80’li yıllarda hâlâ ağırlıklı olarak kırsal toplumlardı.Kırsal nüfusu bu tür ülkeler için geniş tanımlı olarak düşünmek lazım. Böyle olunca, kasabaları hatta yer yer kentleri de bu kavramsal çerçeveye dahil etmek lazımdır. Malum, kente göç edilince hemen kentli olunmuyor. Bir sürece ihtiyaç var.
(2) ABD ve İsrail’in İran’a ilk saldırıları sırasında Saadet Partisi’nin Üsküdar Meydanı’nda Gazze Mitingi vardı. Cağaloğlu’nda, ellerinde Filistin bayrakları olduğu halde Miting’e giden 10-15 kişilik (sonradan hepsinin esnaf olduğunu öğrendiğim) bir grupla karşılaştım. Söyleşimiz sırasında onlara “İsrail’i, İran’ı vurmakta olduğu için de protesto edecek misiniz, İran’a da destek olacak mısınız” diye sorduğumda, bir sessizlik oldu, aralarında en yaşlı görünen (kuyumcu olduğunu söylemişti), Rumeli şivesiyle konuşan birisi, “yok, İran’la işimiz olmaz” dedi. “Niye, İran İslam devleti değil mi” diye sorunca, “yok, değil” dedi. Gruptakilerin bir çoğu da başlarınıyla o kişinin söylediklerini teyit ettiler. Bunun üzerine, “tamam İran sünni değil, Şii mezhebinden , ama Şii müslüman değil mi” dedim. “Kardeşim yanlış biliyorsun, İslamın 4 mezhebi var, Hanefi, Maliki, Şafi,Hanbeli. İslamda başka mezhep yok” diye yanıt verdi. Yani “İslam dünyası” nın hali bu. Önceki yazılardan birinde İran ve S.Arabistan arasındaki gerilim dolayısıyla bu duruma değinmiştim.
(3) Trump ve Putin aralarında bir zımni anlaşmaya varmışlardı. Ancak Trump’ın Ukrayna’ya istediğini yaptırması şu ana kadar mümkün olamadı. Hem Trump hem Putin hala umutlu görünüyorlar. Gelgelelim Avrupa, Rusya’nın zaferi anlamına gelebilecek böyle bir gelişmenin kendisi için ne anlama geleceğinin farkındadır. Böyle bir durumda, İran’ın yenilmesinin bölgede yaratacağı erozyonist gelişmelerin bir benzeri Avrupa’da da yaşanabilir.