Pekin’de gerçekleşen Trump-Xi zirvesinden kısa bir süre sonra Xi-Putin zirvesi gerçekleşti. Genellikle bu tür buluşmalardan sonra yapılan diplomatik tonlu açıklamalardan hangi kararların alındığını, hangi konularda uzlaşılıp, hangilerinde uzlaşılmadığını öğrenmek olanaklı değildir. Daha doğrusu, zirve sonunda yapılan açıklamalara fazla takılmamak gerekir.
Bu toplantı sonrasında gelişen olaylara, bu olaylara verilen tepkilere odaklanmak, böylece bu olaylarla zirve görüşmeleri arasındaki bağlantıları kurmaya çalışmak daha doğru bir yaklaşım olur.
Trump ilk başkanlık döneminde, Çin’i baş stratejik hedef haline getirmişti. Çin’i resmen düşmanlaştırmış, Amerika için en önemli tehdit olarak ilan etmişti. Trump’ın o zaman ki bu çıkışı, Wall Street, finans kapital, tekno-oligarklar tarafından ihtiyatla karşılanmış, mesafeli bir tutum alınmıştı. Hatta Elon Musk gibi Çin’de önemli yatırımları ve pazarı olan oligarklar tarafından hiç hoş karşılanmamıştı.
Trump, Nixon-Kissinger yönetiminin yetmişli yılların başında SSCB’ye karşı izlediği politikanın bir benzerini, ama bu kez tersinden, Çin’e karşı uygulamayı düşünmüştü. Buna göre, Rusya ile iyi ilişkiler kurulacak, böylece Rusya’nın Çin ile olan stratejik ortaklıktan ayrılması sağlanacak, Çin’in izolasyonu yolunda çok önemli bir engel aşılmış olacaktı. Amerika ve Rusya birlikte, ittifak halinde, Çin’in güçlenmesine ket vuracaklardı.
Trump ikinci döneminin başında da bu stratejik anlayışı savunarak, hatta Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesine rağmen savunmaya devam ederek, Rusya’yı kazanmak için Ukrayna’yı feda etmeye hazır bir görüntü sergilemişti.
Trump’ın ikinci kez seçileceği seçimlerden bir yıl önce tahmin ediliyordu. Rusya da bu sonucu öngörenler arasındaydı. Biden yönetiminin son aylarında, Trump’ın kazanacağı artık belli olmuştu. Finans elitlerinin desteğine sahip Biden yönetimi (1) Trump’ın seçildiğinde söz konusu stratejisini uygulamasını engellemek için Ukrayna’daki savaşı tırmandıracak surette, Rusya’yı çok sıkıştıracak adımlar attı. Avrupa Trump’ın stratejik yaklaşımına karşı, Macaristan dışında, birlik oldu. Ukrayna sorununu daha önce olmadığı kadar sahiplendi. Rusya düşmanlığı takviye edildi.
Aynı sıralarda, ABD, İngiltere ve İsrail Suriye’de de Rusya’yı sıkıştırmak, iki cepheye birden odaklanmasını zorlaştırmak için harekete geçtiler. Rusya, Trump’ın kazandığı bir durumda, Trump’ın Ukrayna’da savaşın Rusya’nın lehine sonuçlanması için kendisine yardımcı olacağına emindi. Muhtemelen Putin yönetimi, Trump tarafıyla başkanlık seçimi öncesinde temas kurmuştu.
Rusya, ABD ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirerek, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeyi planladıklarını bile bile Suriye’den çekildi (O sırada henüz Rusya ve İran arasında yazılı bir stratejik ortaklık antlaşması yoktu). Çünkü bunun Trump’ın başkan olduğu bir durumda, Ukrayna’daki savaşın Rusya lehine sonuçlanması bakımından işlevsel olacağına inanıyordu. Zaten hem Suriye’de hem Ukrayna’daki sıkışmışlık halinin çıkış adına böyle bir hamleye ihtiyacı vardı.
Trump Çin’e karşı hamlelerine hızlı ve sert bir şekilde başladı. Rusya’ya güzellemeler yapmayı sürdürdü. Çin’in karşı hamleleri gelince Wall Street, tekno-oligarklar, ve tabii Wall Street’in koçbaşı konumunda bulunduğu uluslararası finans kapital Trump’ın gemini çekme gereği duydular. Doğrudan müdahil oldular. Aralarındaki gerilime rağmen finans-kapitalistler ve tekno-oligarklar ortak hareket ettiler.
Öte yandan, Avrupa’nın, İngiltere’nin direnişi karşısında Trump’ın Ukrayna sorununda Rusya’nın beklentilerini karşılayamayacağı ortaya çıktı.
Yani Trump bu ikinci iktidarında realiteyi fark etti diyelim. Veyahut, yanlışını kabul etti. Sadece Çin Amerika’ya değil, Amerika da Çin’e muhtaçtı. Çin’e açık düşmanlıktan, düşmanlaştırıcı dil kullanmaktan vazgeçti. Rusya’ya karşı da, aynı biçimde, giderek daha gerçekçi bir konuma yerleşerek, öncekine göre daha mesafeli bir tavır takınmaya başladı.
İran’la savaşta da, İran’a stratejik olarak daha yakın duran Rusya idi. Bu arada, İran’la savaş Rusya’ya kazandırıyordu. Oysa Çin, İran’ı belli bir mesafeden desteklese de, İran’ın Hürmüz Boğazı ile ilgili tasarruflarından, nihai olarak, zarar görecek durumdaydı. Çünkü Çin enerji ihtiyacının 2/3’ünü ithal ediyor, bu ithalatının yarısına yakınını Basra (İran) Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerden temin ediyordu.
Sonra İran’ın bu boğaz geçişiyle ilgili olarak alacağı parasal önlemlerin bir benzeri, Çin’in uluslararası ticareti için kullandığı diğer boğaz geçiş noktalarında da, mesela, Malakka Boğazı’nda (2) da uygulanabilirdi. Bu da Çin’in görece ucuz üretim avantajına zarar verebilirdi.
Diğer yandan, Amerika’nın hegemonik güç olmanın alameti farikası olarak görülebilecek denizlere hakimiyeti bir gerçeklikti ve alım-satımının yüzde doksanından fazlasını deniz yoluyla yapan Çin henüz onunla karşı karşıya gelmeye hazır değildi.
Yukarıda dediğim gibi, Trump iktidarının bu döneminde çok geçmeden gerçekliği kavradı. Ulusal taleplerini kısmen geri çekme ve yumuşama gereğini kabul etti. Uluslararası finans kapitalin ve tekno-oligarkların sayıları 25 kadar olduğu açıklanan mensuplarını da yanına alarak Çin zirvesine gitti (Bunlardan sadece üçünün, Musk, Schwarzman ve Larry Fink’in kontrol ettikleri sermaye 12 trilyon dolardan fazla). Uluslararası finans kapital, tekno-oligarklar Çin’le uzlaşma istiyordu. Trump’ın milliyetçi talepleri, Xi’nin de milliyetçi yanıtlar vermesine yol açıyordu. Bu gerginlik hali giderilmeliydi.
Uluslararası finans kapital açısından Çin imalatın, altyapısal ulaşım ve inşaat işlerinin yani reel ekonominin olmazsa olmazı; ABD ise devasa askeri kapasitesinin yanı sıra finansal ekonominin. Birincisi olmadan ikincisi; ikincisi olmadan birincisi sürdürülemezdi. Yani finans kapitalin uluslararası işleyişi bakımından bu iki ülke stratejik öneme sahipti.
Bu koşullarda Trump, tekrar Nixon-Kissinger stratejisini, ama bu kez tersyüz etmeden, olduğu gibi, özgün haliyle uygulayacağının işaretini verdi. Bence zirvenin en kayda değer sonucu budur. Çin de, Amerika da kaybetmemiştir. Tersine, kapitalist iktisadi anlayışları, etki alanlarını genişletmek, en azından, korumak bakımından kazançlı çıkmışlardır.
Bu uzlaşma tablosu uygulamada da sürdürülebilirse, Rusya ve İran’ın kaybedenler hanesine kaydedileceği açıktır. Nitekim, Putin’in apar topar Pekin’e gitmesi, mevcut Rus yönetiminin gelişmeleri iyi okumak konusundaki cevvaliyetinin doğurduğu bir refleks olarak görülmelidir (Pekin’de buluşma talebinin kimden geldiğinin bu aşamada pek bir önemi yoktur). An itibariyle, Rusya kartı Çin’in eline geçmiştir.
Elbette, emperyalist hegemonya sisteminin çözülme emarelerinin güçlendiği bugünkü koşullarda, uluslararası ilişkilerde, farklı yönlerde değişiklikler söz konusu olabilmektedir. Amiyane tabirle, bu pilavın çok su kaldırma yeteneğine sahip olduğu önden kabul edilmelidir. Mesela, biraz yukarıda söylediklerimi 3 ay önce söyleyemezdim. Öyle değil mi?
NIXON-KISSINGER STRATEJİSİ
Şimdi öncelikle, Nixon-Kissinger stratejisinden söz etmek gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonucunun netleştiği 1944 yılında, ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods köyünde toplanan BM Para ve Finans Konferansı’nın en önemli sonucu Amerikan dolarının dünyanın rezerv para birimi olarak tescil edilmesi oldu. Buna göre, uluslararası ticarette kullanılacak para birimi dolar olduğundan her ülke ticaret için elinde dolar bulundurmak zorunda olacaktı. ABD Merkez Bankası (FED) ve tabii devleti doların değerini korumak için her türlü önlemi almakla yükümlü kılınmıştı. Elbette, bu karar ABD’ye sınırsız dolar basıp, piyasaya sürme hakkını vermiyordu. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesini önlemek adına dolar emisyonu belli, sabit bir altın oranıyla eşitlendi. 1 ons altın (31,10 gr) 35 ABD dolarına eşitlendi. Böylece 1 dolar 0.88 gr altın karşılığına eşdeğer görüldü. Bir dolar basabilmek için 0,88 gr altını karşısına koymak gerekiyordu.
Ancak 50’li yıllardan itibaren -artan ölçüde- ABD devleti bu para rejimini istismar etmeye başladı. Kore ve Vietnam savaşları sırasında ihtiyaç duyulan harcamalarla, cari açığı borçla kapatma çabasıyla bu istismar iyice kontroldan çıktı. Sistem fiilen işlemez hale geldi.
İlk ciddi itiraz ta başından doların tahakkümüne karşı çıkan Fransa cumhurbaşkanı De Gaulle’den geldi. Fransa 1965’te, Amerikan Merkez Bankası FED’e başvurarak Fransa Merkez Bankasının elindeki bütün dolarların altına çevrilmesini, altın olarak Fransa’ya geri ödenmesini talep etti (3). Aynı taleple, Fransa’yı diğer Avrupa ülkeleri izledi. FED ağır bir sarsıntıya maruz kaldı.
Bu yıllar Amerika’da süreğen hale gelen ekonomik stagnasyonun sanayisizleşme eğilimlerini finansallaşma lehine güçlendirmeye başladığı yıllardı. ABD artık mevcut para sistemini taşıyabilecek durumda değildi. Hükümet 1971’de aldığı ani bir kararla dolar altın eşitliğini artık tanımayacağını, dolar emisyonunu altın oranına göre ayarlamayacağını ilan etti. Yani mealen, “ben istediğim zaman istediğim kadar dolar basarım, hiç bir altın eşitliği, oranını, dolayısıyla kısıtlamayı takmam” diyordu.
Sosyalizmin dünya halkları nazarındaki çekici, itibarlı konumu, her şeye rağmen sürüyordu. Ulusal kurtuluş savaşları, sosyalist devrimci savaşımlar güçlenerek devam ediyordu. “Üçüncü Dünya” tabir edilen ülkelerde sosyalizme yönelme eğilimleri, talepleri güçleniyordu.
Çin Halk Cumhuriyeti ve SSCB arasındaki yarılma Çin’de 1966’da ilan edilen Büyük Proleter Kültür Devrimi’yle birlikte şiddetlenmişti. Çin Halk Cumhuriyeti ABD tarafından tanınmıyordu. Buna karşılık, ÇHC’ye düşman Tayvan “Çin Cumhuriyeti” adı altında tanınıyordu.
Vietnam, Laos, Kamboçya’da ulusal kurtuluş mücadeleleri sosyalist kurtuluş mücadeleleri içinde gelişiyordu. SSCB desteğine sahip sosyalizmin Doğu Asya’da sürekli artan ve yayılan etkisini kırmak ABD için büyük bir önem taşıyordu. Çünkü, unutmayalım, doğu ve güneydoğu Asya, Anglo-Amerikan jeopolitiğinin ana eksenini oluşturuyordu. Halen de böyle.
1972′ nin Nisan ayında, Nixon-Kissinger ikilisi Çin’e beklenmeyen, ani bir ziyaret gerçekleştirdiler. Daha öncesinde, Kissinger gizlice Pekin’e gitmiş, ÇHC’nin o zamanki ikinci adamı Çu Enlay ile birlikte bu ziyaretin ön hazırlıklarını yapmışlardı.
Söz konusu ziyaretin bir yıl öncesinde, Eylül 1971’de, ÇHC başkan yardımcısı (Mao tarafından kendisinin tek halefi olarak ilan edilmişti), savunma bakanı, ÇHKO’nun başkomutanı gibi ünvanlara sahip, Kültür Devrimi’nin “Dörtlü Çete” hizbiyle ittifak halindeki en kararlı savunucusu Mareşal Lin Biao görevlerinden alınmış, Mao’ya karşı darbe girişiminde bulunma iddiası sonrasında ülkeden kaçarken ailesiyle birlikte fiziki olarak tasfiye edilmişti (4)
Lin Biao’nun tasfiyesi, aslında Kültür Devrimi’nin fiilen sona erdiğinin, “kapitalist yolcu” olarak ilan edilen parti önderlerinin -Mao’ya sadakatlerini belirtmeleri koşuluyla- mücadeleyi kazanmış olduğunun zımnen duyurulması anlamına geliyordu. Ancak, henüz “Dörtlü Çete” diye adlandırılan hizbin partide, orduda, genç komünist militanlar arasında ihmal edilemeyeck bir gücü vardı.Üstelik, bu hizbin lideri başkan Mao’nun eşiydi. Ancak, süreç bu hizbin aleyhine işliyor, bu karmaşa içinde Çin halkının asgari beklentilerini bile karşılayabilecek ekonomik bir düzen bir türlü oluşturulamıyordu.
Nixon ve Çu Enlay Şanghay Bildirisi adı verilen metni birlikte imzaladılar. Buna göre, kabaca, ABD Tayvan’ı fiilen Çin’e iade ediyordu. Amerika “tek Çin” i, yani Tayvan boğazının iki yakasındaki Çin halkının tek resmi temsilcisinin ÇHC olduğunu, örtük olarak, kabul ediyordu. ArtıkTayvan, ABD’ye göre de, ÇHC’nin bir parçasıydı. Sorunların çözümü ÇHC ve Tayvan hükümetlerinin işiydi, dış güçlerin müdahalesi kabul edilemezdi. Çin’in iç işlerine ABD müdahil olmayacak, ekonomik ilişkiler Çin’in ihtiyaçları gözetilerek başlatılacak ve sürekli gelişmesi için çaba harcanacaktı. ABD, Doğu Asya’da hegemonik bir anlayışla hareket etmeyecek, bu anlayışla hareket etmek isteyen güçlere (SSCB kastediliyor) karşı da ortak mücadele verilecekti. ABD, ÇHC’nin bölgesel haklarına, etki alanına saygı gösterecekti. Sonuç olarak, iki ülke arasındaki normalleşme süreci sürekli derinleştirilerek devam edecekti. Kısacası, geleceğin dünya düzenini şekillendirecek adımlar, ABD ve ÇHC tarafından, o zamandan itibaren atılmaya başlanmıştı.
Şimdi bu antlaşmaya bakıldığında, ÇHC’nin çok şey almış olduğu görülür. Ancak, karşılığında ABD’nin aldıklarından hemen hemen söz edilmez. Yazının en başında söylediğim gibi, bu tür diplomatik temaslarda, zirvelerde, “ortak metinler” e, şifahi açıklamalara fazla takılmamak gerekir. Üzerinde antlaşmaya varılan bir çok konu, özellikle de en önemlileri, o metinlerde, açıklamalarda görülmeyebiliyor.
1972’de Çin’in aldıkları Çin’in diplomatik başarısı olarak ilan edildi. Böylece,1979’da Çin’in ABD tarafından resmen tanınmasıyla sonuçlanacak süreç başlatılmış oldu. ÇHC neden 1979’da tanındı, neden 1972’de değil? Bu soruya verilecek yanıt, ABD’nin ÇHC’den aldıklarını öğrenmek bakımından anahtar işlevi görecektir.
Şubat 1974’de Mao, Üç Dünya Teorisi’ni (5) ortaya atarak SSCB’yi “süper emperyalist” devlet olarak ilan etti. SSCB, artık dünya halklarının baş düşmanıydı. Buna göre, “Sovyet marksizmi” ni olumlayan, ona bağlanan tüm güçler, tüm siyasal hareketler, mücadeleler bu baş emperyalist düşmanın işbirlikçisi olarak mahkum edilecekti. Bu teori, ABD’nin arzu ettiği gibi, SSCB’nin izolasyonunun takviye edilmesi açısından işlevseldi.
ÇHC için ABD ile ilişkilerin geliştirilmesi, ülkedeki kapitalist restorasyonun ABD’nin kanatları altında tahkim edilmesini meşrulaştırmak, ve bu yolda kendisine daha fazla alan açabilmek bakımından SSCB ve bağlaşıklarına karşı şiddetli bir ideolojik ve politik mücadele verilmesi zaruretti. ABD ve Çin’in başlıca mimarları olacağı yeni dünya düzeninin kurulabilmesi açısından SSCB’nin çökertilmesi ön gereklilikti. Bu arada, SBKP ve Sovyet devleti içinde aynı özlemi duyan gruplar da sürekli konumlarını tahkim etmekteydiler. Unutmayalım ki, o yıllarda SSCB’de hamlesi, sert şekilde devam eden soğuk savaş koşullarında, akamete uğramış Deng Xiaoping profili çizen Kosigin hâlâ yönetimdedir.
Çin, eş zamanlı olarak, bir yandan, ülke içinde vaktiyle “kapitalist yolcu” olarak yaftalanıp, tasfiye edilen kadroları tekrar iş başına getirerek, restorasyon sürecinin önünü açmak; diğer yandan, Sovyet liderliğinin ataletinin de katkısıyla, dünya sosyalist hareketini bölmek, ilerici hareketleri önlemek ya da zaafa uğratmak konusunda önemli adımlar attı. Mesela, Sovyet çizgisinde olduğunu gerekçe göstererek devrimci kurtuluş hareketleri karşısında emperyalistlerin arka çıktıkları karşı-devrimci güçleri destekledi. Örnekse, Filistin’de, İsrail’i; Angola’da devrimci MPLA karşısında FNLA’yı, G.Afrika’da ANC karşısında PAC’ı destekledi. Şili’de sosyalist Allende hükümetini deviren Pinochet’yi savundu. Onu ilk tanıyan ülkelerden biri oldu. onun yönetimindeki Şili ile ekonomik ilişkilerini geliştirmek için harekete geçti.
Daha önceki yazılarda değinmiştim. Amerika, Mccarthycilikten sonra kaba anti-komünizm yerine, belli bir entelektüel seviyeden “Sovyet marksizmi” ni hedef alan ideolojik, teorik, politik akımlara destek oldu (McCarthycilik’in Sovyet Komünist Partisi’nin 20.Kongresi’nden hemen sonra sona erdiğini geçerken tekrar hatırlatayım). Örnekse, maoizmin, troçkizmin, “batı marksizmi” nin, wokizmin güçlenmesi için çaba harcadı. Genel olarak “kültürel marksizm” adı verilen bir anlayış, “Sovyet marksizmi”nin karşısına çıkarıldı. Çeşitli görüntüler altında bu tür anti-Sovyet eğilimler ABD finans-kapitali tarafından ve onun en önemli aygıtları arasında yer alan CIA eşgüdümünde (Hatırlatayım, CIA’nin gerçek kurucuları olan iki avukat W.J. Donovan ve A.Dulles aynı zamanda Wall Street’in önde gelen avukatlarıydı) temin edilen kayda değer parasal fonlarla destekledi.
Özcesi, ÇHC’nin bu “yeni” siyasal ve ideolojik çizgisi, Amerika’nın Şanghay Bildirisi’nde zikredilmeyen kazanımlarının başında geliyordu.
ABD Çin’i resmen 24 Aralık 1979’da tanıdı. Yani SSCB’nin Afganistan’a müdahalesinden 11 ay sonra. Yani Çin’in Sovyet müdahalesine karşı kurulan başını ABD’nin çektiği karşı-devrimci koalisyon güçlerine katıldığı bir sırada.
1972’den 1979’a kadar geçen zaman içinde ÇHC, kapalı kapılar ardında Amerika’ya verdiği taahhütlerini önemli ölçüde gerçekleştirmişti. Mao’nun ölümünden sonra tam bir boşluğa düşen, her şeye rağmen proleter devrimci talepleri sahiplenmiş, “Dörtlü Çete” nin tasfiyesi de gerçekleşince, kapitalist restorasyonu önlemek adına başlatılan Kültür Devrimi, kapitalist restorasyonun tamamen önünü açan bir sonuca ulaştı. 1978’in sonuna doğru sağ kalanlar arasında baş “kapitalist yolcu” olan Deng’in önündeki bütün engeller kaldırılmıştı. ÇHC’nin tartışmasız lideri, “ikinci cumhuriyet”in kurucusu oldu.
” NEOLİBERAL DEVRİM ”
Öteden beri kapitalist teorisyenler tarafından süreğenleşen stagnasyona, kapitalizmin devresel aşırı üretim krizlerine çare olarak sunulan neoliberal iktisat politikaları çerçevesinde Çin’den yerine getirmesi beklenen bir rol daha vardı: Sanayisizleşme tercihi dolayısıyla Amerika dışına çıkarılacak sanayiye ev sahipliği yapması. Yani ÇHC çok düşük ücretle çalışmaya hazır devasa bir emek gücüne sahip sahip ülke olarak dünyanın imalatçı ülkesi olacak, ucuza ürettiği ürünleri engellenmeden dünyaya satacak, elde ettiği ticaret fazlasını Wall Street’in finansal araçlarına yatıracaktı. Yani Amerikan borç senetlerine yatıracaktı. Yeni neoliberal dünya düzeninin tasarlanmış bu mimarisine göre, uluslararası iş bölümünün ana ekseni, “imalatçı Çin” ve “finansçı Amerika” olacaktı. Özcesi, uluslararası finans-kapitalin üzerinde yükseleceği iki ayak bu şekilde oluşturulacaktı.
Bu noktada, tekrar yetmişli yılların başlarına dönelim, 1973 yılında, yine Nixon-Kissinger yönetimi, bir hamle daha yapacaktı. S.Arabistan ‘a ülkenin güvenliğini temin etmenin karşılığı olarak petrolün sadece ABD dolarıyla satılacağı, elde edilen kârın da Amerikan finansal araçlarının satın alınmasında kullanılacağına dair bir antlaşma dayatılacaktı. Böylece, petro-dolar sistemi, Bretton Woods’un altın-dolar sisteminin yerini almış oldu. Tabii, S.Arabistan’ın dünyadaki petrolün çok büyük bir kısmını çıkarıp satan OPEC’in en etkili üyesi olduğunu unutmayalım. Körfez’in diğer monarşileri de benzer bir antlaşmaya razı oldular. Buna göre, petrole ihtiyacı olan ülke önce dolar satın alacak, petrolü ancak o dolarla satın alabilecek, satıcılar da kazandıkları dolarla Amerika’da yatırım yapacaklardı.
Dolar böylece düştüğü boşluktan yeniden yükseldi. “Çin projesi” nin de gerçekleşmesiyle, ABD hegemonyası yeniden toparlandı. 2008 bunalımına kadar bu durum pek sorun çıkmadan sürdürülebildi.
DEVAM EDECEK…
NOTLAR:
1) Finans-kapitalin tarihsel gelişimi, Venedik-Hollanda-Britanya devletlerinin, zaman zaman kırılmalar olsa da, süreklilik arz eden kapitalist davranışlarına referans verilmeden anlaşılamaz. Denizlere hakimiyeti dolayısıyla dünya ticaretini, bu ticaretten elde ettiği kârları finans-kapital araçlarına dönüştüren Venedik’te yerleşik sermaye, Adriyatik Denizi’nde, sığ bir lagünde yer alan yüz civarında ada ve adacıktan oluşan savunulması kolay olmayan bir takımada ülkesinde, özellikle de rakip İspanyol meydan okumasının şiddetlendiği koşullarda, kendisini güvende hissetmiyordu. Bu sermaye daha güvenli bir liman ihtiyacı içindeyken önce, kısa süreliğine açık bir deniz olarak Kuzey Denizi’ne kanallarla bağlı ve daha korunaklı görünen, kapitalist dinazmiyle göz kamaştıran Amsterdam’da demirledi. Ancak burada da tehditlerin (özellikle feodal-monarşist İspanya’nın tehdidinin ) artması üzerine, yeni bir yurt bulup, oraya yerleşmek zorunluluğu duydu. Bu amaçla, kapitalizmin önündeki bentleri kırmak adına arka arkaya devrimci hamleler yapan İngiltere’de 1688’de, bir “hayırlı devrim” gerçekleştirdi. Finans sermayesi aradığı iç ve dış huzuru nihayet orada buldu.
Bilindiği gibi, daha sonra buradan Batı Yarımküresi’nin en güçlü ülkesi ABD’ye hareket etmek zorunda kaldı. Bu hareketin temelleri yine Britanya tarafından söz konusu coğrafyayı sömürgeleştirme çabasıyla birlikte atılmıştı. Yani Kuzey Amerika’nın ABD ve Kanadasını sahip oldukları kapitalizm anlayışı dolayısıyla, Britanya’nın kurmuş olduğunu söyleyebiliriz. Mesela, ABD’nin Wall Street’i, City of London modelinde kurgulanmış, yine mesela, FED karteli Londra tarafından dizayn edilmiştir (FED Aralık 1913’te kuruluyor, kurulmasından kısa bir süre sonra ilk emperyalist paylaşım savaşı başlıyor. ABD bu savaşta, kağıt üzerinde, tarafsız görünse de, ülkenin finans kapitali açık bir şekilde İngiltere’nin liderliğini yaptığı Müttefik Güçler’i destekliyordu. Hiç şüphesiz, bu “tarafsızlık” ın ekonomi-politik nimetlerinden palazlanmasına yol açacak şekilde sonuna kadar yararlanacaktı. ABD ancak Nisan 1917’de bütün rakiplerinin enerjilerini tükettikleri bir sırada savaşa dahil oldu. Kasım 1918’de de Mütareke ilan edildi).
Geçerken, bazı yorumcular uluslararası finans-kapitalin metastazlara yol açarak sürdürdüğü söz konusu tarihsel yolculuğunda yeni son varış noktasının Çin olacağını iddia ediyorlar. Böyle bir öngörü için henüz vakit erken. Bence bugün itibariyle fiilen ulaştığımız aşamada, yani ABD hegemonyasının zayıfladığı, fiili çok kutuplu bir dünya düzeninde, en azından bir süreliğine, ABD ve Çin uzlaşması eksenini tahkim etmeye çalışacaktır.
Laf lafı açtı. Bu bir numaralı notu, aslında, kabaca tarihsel macerasına kısaca değindiğim finans kapitalin, 19 yüzyıldan itibaren jeo-ekonomi-politik çıkarları bakımından Asya’yı pivot coğrafya olarak ilan ettikten sonra Rusya’yı baş tehdit olarak düşmanlaştırmış olduğunu, bu doğrultuda, her değişen devirde aynı tutarlılıkla bu anlayışını bugüne kadar taşımış olduğunu vurgulamak için yazıya ilave etmek istedim. Yani bir anlamda, uluslararası finans kapitalin jeopolitiği Rusya tehdidi üzerine bina edilmiştir. Bunu aklımızda tutalım.
2) Önce şunu belirteyim: Tarihe baktığımızda, küresel ticaret yollarının, bu yollar üzerindeki geçiş noktalarının, boğazların dar anlamda fiziksel coğrafi gerçeklikler olarak değil, küresel yeni bir düzenin önünü açma rolü oynayabilen kırılma noktaları olduklarını görürüz. Malakka Boğazı Batı Pasifik Okyanusu’nu Hint Okyanusu’na bağlayan dar bir deniz yolu. Deniz taşımacılığı bakımından çok stratejik bir geçiş noktası. Boğazın kontrolü Malezya, Singapur ve Endonezya tarafından sağlanıyor. Yani bu üç ülkenin egemenlik alanlarını kat eden bir geçiş noktası.
Çin dış ticaretinin yüzde doksanını bu boğaz üzerinden gerçekleştiriyor. Çin ile bu boğaz arasında yer alan Güney Çin Denizi, 250 civarında adaya, kayalığa ev sahipliği yapıyor. Malakka Boğazı civarında da düzinelerce ada, adacık, kayalık vb var. Bunlar birden fazla ülkeye ait. Bundan dolayı bu deniz etrafında zaman zaman şiddetlenen aidiyet, kıta sahanlığı gibi tartışmalar var. Tayvan sorunu da bu açıdan bölge ülkeleri için varoluşsal bir önem taşıyor.
Güney Çin Denizi, ayrıca, içerdiği doğal gaz rezervleri (11 milyar varil ya da 5,3 trilyon m3 kadar olduğu tahmin ediliyor, bu yüzden kimi yorumcular buradan “ikinci Basra Körfezi” olarak söz ediyorlar), bütün Doğu Asya nüfusunu besleyebilecek kadar deniz ürünleri bakımından zengin. Balıkçılık denize kıyısı bulunan ülkeler ekonomisi bakımından çok önemli bir yere sahip. Son yıllarda bu denizi daha da stratejik hale getiren bir gelişme, deniz tabanında bol miktarda nadir elementlere ve endüstriyel minerallere (kalay, kasiterit, zircon, ilmenit, monazit gibi) rastlanmış olmasıdır.
Bu deniz üzerinden Çin’in en büyük ticari rakibi olan Japonya, enerji ihtiyacının yüzde doksanından fazlasını, global ticaretinin yüzde 25’ten fazlasını gerçekleştiriyor.
Bu arada Çin’in ikinci büyük ticari rakibi G.Kore de deniz yoluyla gerçekleştirdiği ticaretin yüzde doksanından fazlasını bu deniz üzerinden yapıyor.
Güney Çin Denizi üzerinde Çin, Tayvan, Filipinler, Malezya, Vietnam, Brunei, yani 6 ülke haklar iddia ediyor. Yani siyasal egemenlik bakımından tartışmalı bir deniz.
Yeni Japonya başbakanı, hatırlanacağı gibi, ilk resmi ziyaretini ABD’ye yapmış, orada, Tayvan’ın stratejik açıdan ülkesinin “kırmızı noktası” olduğunu belirtmişti. Neden?
Doğu Çin Denizi (buna Japon Denizi de deniyor) ve Güney Çin Denizi üzerindeki ülkelerin bir çoğu coğrafi olarak takımadalar halindedir. Çin gibi bu denize kıyısı olan karasal ülkelerin de deniz üzerinde bir çok adaları, adacıkları var.
Kore savaşı sırasında, 1951’de, ABD bu iki deniz üzerinde müttefiklerinin yerleşik olduğu bu adalar silsilesi boyunca, yani Rusya’ya ait Kamçatka yarımadası açıklarından en güneyde bulunan Malay yarımadasına kadar inen alanda yer alan bu “birinci ada zinciri” olarak tabir edilen bölgeyi Indo-Pasifik stratejisinin ana savunma hattı olarak tanımlayan bir doktrin geliştirdi. Yani o zaman, en öncelikli olarak, SSCB’yi kuşatma stratejisinin Pasifik yönünü oluşturan takımadalar hattını belirledi. SSCB’nin ortadan kalkmasından sonra buradaki başlıca kuşatma hedefi Çin oldu tabii. Bilindiği gibi, bu birinci ada silsilesinin hemen hemen tam ortasında da Tayvan yer alıyor. Kolayca anlaşılabileceği gibi, bu kuşatma hattı bugün Çin’in Pasifik’e çıkışı önünde bir bariyer teşkil etmektedir (Bu arada, ABD bu ilk adalar silsilesine paralel olarak Pasifik’te yer alan adalar, takımadalar silsilerini de “ikinci”, “üçüncü”, “dördüncü” adalar zincirleri olarak daha geniş kuşatma stratejisinin bileşenleri haline getirdi).
Deniz yoluyla uluslararası ticaret buradaki ülkeler için hayati bir öneme sahip. Bu yüzden deniz ticaret hatları bu ülkeler arasında tartışmalar yaratıyor. ÇHC, ticaretinde, Tayvan Boğazı’ndan geçerek Malakka Boğazı’na ulaşıyor. Batı Pasifik Okyanusu’nu Tayvan dahil başka ülkelerin karasularını aşarak kullanmayı pek tercih etmiyor. Ayrıca o ülkelerin hepsi ABD’nin müttefikleri, uyduları konumunda. Zaten ABD’nin Pasifik’teki ana savunma hattı da, yukarıda belirtmiş olduğum gibi, “birinci ada zinciri” üzerinde konumlanıyor. Yani Çin için risk teşkil ediyor. Bu koşullarda da Çin’in, Malakka Boğazı’na bağımlılığı artıyor (Bu yakınlarda, Hürmüz Boğazı sorunu baş gösterince, ABD Çin’in İran’ı desteklemesi karşısında, Endonezya’ya Malakka Boğazı üzerinde kendisine üs kurma izni vermesi için baskı yapmaya başladı).
Tayvan sorununun Çin lehine çözülmesi, yani Tayvan’ın bir şekilde ÇHC’ye bağlanması, Çin’in söz konusu denizler üzerindeki egemenlik alanını genişleteceği için Japonya’nın mevcut deniz yollarını kullanmasının riski artacaktır. Öte yandan, böyle bir durumda, Pasifik yolu açılacağı için Çin’in Malakka Boğazı’na bağımlılığı anlamlı ölçüde azalacaktır. Çin’in genişleyen egemenlik alanı, Japonya ve G.Kore’nin söz konusu mevcut deniz ticaret hatlarını tehlikeye sokacaktır.
Tayvan sorununa bu açıdan da bakılmalıdır. Basitçe ABD, Tayvan ve Çin arasındaki bir konu olarak görülmemelidir. Tayvan konusunda ABD ve Çin arasında gerçekleşebilecek olası bir uzlaşma ihtimaline karşı Japonya, son bir kaç yıldan beri artan ölçüde, İkinci Savaş sonrası kendisine konan kısıtlamalara rağmen askeri açıdan hamleler yapmaya çalışmaktadır. Konu etrafında ABD üzerindeki baskısını arttırmaktadır.
Bu arada, Japonya’nın Amerikan finansal varlıklarına en çok yatırım yapan ülke olduğunu, bu yatırımın 3 trilyon dolar civarında olduğunu hatırlatmak isterim. Çin aynı yatırım bakımından yakın zamana kadar ikinci önemli ülke konumundayken, son yıllarda ABD ile yaşanan gerilim nedeniyle, altına yönelmeyi tercih etmiş, söz konusu yatırımı Britanya’nın (yaklaşık 1,5 trilyon dolar) da gerisine düşmüş, bugün itibariyle 800-900 milyar dolar civarına gerilemiştir. Bu gerileme halen istikrarlı olarak sürmektedir. Tabii bu durum ABD’yi hayli rahatsız etmektedir.
Bilindiği gibi, Çin deniz ticaretine bağımlılığını azaltmak, yolları kısaltmak ya da ulaşım olanaklarını coğrafyalara yaymak ve çeşitlendirmek için son yıllarda karasal ulaşım, boru hatları, liman inşaatlarına ağırlık vermektedir. “Bir Kuşak Bir Yol” girişimi bu söz konusu programatik-stratejik düşüncenin uygulaması olarak görülmelidir.
Bu doğrultuda, hali hazırda yapımı ilerleyen Kaşgar-Pakistan hattıyla ( CPEC Koridoru), Hint Okyanusu üzerindeki, Hürmüz Boğazı’na hayli yakın Arap Denizi’ne kıyısı bulunan ve halen Çin’in işletmekte olduğu Pakistan’ın Guadar Limanı’na bağlanacak demiryolu hattı(şimdilik aynı hatta yapımı planlanan boru hattı projesinin askıya alınmış olduğu görülüyor); ve Çin’in batısında yer alan ve ekonomik önemi giderek artan Kunming kentinden başlayıp Myanmar’ın (eski Burma’nın) Kyaukpyu’yu limanına ulaşan boru hattı ve 1920 km uzunluğundaki tren yolu projeleri (CMEC Koridoru), Malakka’ya bağımlılığı azaltmak bakımdan Çin’in en öncelikli girişimleridir.
3) De Gaulle, 1965’te Amerikan dolarının rezerv para olarak konumunun sona erdirilmesi için çağrı yapmış, tekrar klasik altın standardı sistemine geri dönülmesini istemişti.
De Gaulle bununla da yetinmedi. ABD hegemonyasının kendilerini uydu gibi gördüğünü, Fransa’nın bu muameleyi kabul etmeyeceğini o zamanki Amerikan başkanı L.Johnson’a yazdığı bir mektupla ifade etti. Sonrasında da, 1966’da, Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından çektiğini duyurdu. Karar tam anlamıyla 1969’da yürürlüğe girecekti.
Fransa’da liberteryen-liberal “kültürel marksist” hareketlerin başrolünü üstlendiği Mayıs 68 olayları patlak verdikten 8-9 ay sonra (1969’da) De Gaulle iktidardan düşürüldü.
Batı Avrupa’daki, Çekoslavakya’daki 68 hareketlerinin ana hedefi “Sovyet Marksizmi” idi. Slovak komünist, devrin Çekoslavak Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi Vasil Bilak, Delga Yayınları arasında çıkan Contre-histoire du Printemps de Prague (Prag Baharı’nın Karşı-Tarihi) adlı kitabında, parti genel sekreteri A.Dubçek’in komünizm ve Sovyet karşıtı gösterileri nasıl teşvik etmiş olduğunu anlatır. O kadar öyle ki, meşhur Brzezinski bile ülkeye davet edilmiş, 68 Haziranında, Prag’da, muhaliflere konferans vermesi sağlanmıştı. Bilak onun konferansta hayli kışkırtıcı bir konuşma yaptığını söylüyor.
Sahte “güleryüzlü sosyalizm” şiarı (sahte çünkü CIA ve Dubçek gibi işbirlikçileri 1956 Macaristan deneyiminden sonra doğrudan sosyalist sistemi, komünizmi hedef alan çıkışların amaca ulaşmak bakımından işlevsel olmadığını görmüşlerdi) altında Anti-komünist, anti-Sovyet kalkışma, bilindiği gibi, aynı yılın 20 Ağustos’unda doruğuna ulaşmıştı.
4) Lin Biao ve ÇKP içindeki “Dörtlü Çete” hizbi, SBKP 20.Kongresi çizgisini benimseyen ve aynı yıl içinde, yani 1956’da yapılan 8.Ulusal Kongre’de Mao’ya karşı bayrak açan, politik olarak Hruşçov’un sağ revizyonizminin, ya da yeni- bukhariniziminin sözcülüğünü yapan, daha yaşarken Mao’ya 20.Kongre’nin Stalin yoldaşa yaptığı muameleyi reva gören Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping’in başını çektiği, o sıralarda parti içinde çok güçlü konum elde etmiş “kapitalist yolcular” a karşı Mao’nun yanında yer alarak direndiler.
Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu kontrol eden Lin Biao ve “Dörtlü Çete” hizbi ittifak kurarak mücadelelerini 1966’da, Büyük Proleter Kültür Devrimi adını verdikleri aşamaya vardırıp, sağ revizyonistleri çeşitli şekillerde tasfiye ettiler. Devrimi derinleştirmek istediler.
Ancak pragmatist Mao’nun asıl sorunu, sosyalizm kuruculuğu değil, kendi liderliğini sürdürmekti. Bu amaçla, partideki taraftarlarını, devlet aygıtlarını, toplumsal grupları birbirlerine karşı kullanma yoluna gitti. Güçlenen tarafın üzerine başka bir tarafı sürüyordu.
Lin Biao 60’lı yılların sonunda neredeyse Mao’yu dahi gölgede bırakan bir prestije sahip olmuştu. Mao kendisini ürküten bu tablo karşısında, önce Lin Biao’yu överek, halefi olarak işaret etti. Bunu yaparken, diğer taraftarlarının bundan rahatsız olacaklarının farkındaydı elbette.
Kültür Devrimi önderliği sahada, dediğim gibi, esas olarak Lin Biao ve “Dörtlü Çete” hizbi ittifakı tarafından yürütülüyordu. Bu “halef-selef” oyununa ilk reaksiyon bekleneceği gibi, bu ikincilerden geldi. Lin Biao karşıtı propanda bu hizip tarafından partide, toplumda, gençlik arasında etkili bir şekilde sürdürüldü.
Mao bu gibi durumlarda hep yaptığı gibi, başlarda tarafsızmış gibi bir görüntü veriyor, ama alttan alta ateşi körüklüyordu. Çok geçmeden, açık olarak, Lin Biao muhalifleri safında yer aldı. Lin Biao artık sadece politik sapmayla suçlanmıyor, SSCB desteğinde darbe girişiminde bulunan birisi olaralk lanetleniyordu.
Böyle bir darbe girişimi gerçekten olmuş mudur, bilinmiyor. Yani rivayeti muhtelif. Kimbilir, Lin Biao kendisinin ve ailesinin canını kurtarmak için ordudaki konumunu kulllanarak bir karşı hamle yapmayı planlamış olabilir. Hatta bizdeki şu 15 Temmuz girişiminde olduğu gibi, önce teşvik edilip, sonra yüzüstü bırakılmış da olabilir. Yani tuzağa düşürülmüştür belki de.
Bu darbe girişimi iddiasına destek olması için ailesiyle birlikte uçakla ülkeden SSCB’ye kaçmaya çalıştığı da iddia edilmiştir. Bununla ilgili de hiç bir kanıt yoktur. Lin Biao, tabir caizse, ÇKP içindeki en azılı anti-Sovyet figürdü (Hatta kraldan çok kralcı konumundaydı. Sonuçta, akıl-duygu dengesi, abartılı biçimde, ikincisinden yana bozulmuş bütün kraldan çok kralcıların akıbetine uğradığını pekala söyleyebiliriz. Geçerken, şahsen, Mao gibi bir figürün hiç bir zaman samimi olarak bu tür uç konumlara savrulacağına ihtimal vermedim. Duygularının baskısı altında, akli melekeleri gelişmemiş birisinin Mao gibi bir liderin konumuna gelmesi mümkün değildir. Mao, Çin kültürünü iyi hazmetmiş biri olarak her zaman pragmatisti. Amerikalılarla iyi antlaşmasının nedenleri aranıyorsa eğer, bu hususa dikkat çekmek isterim. Çin kültürü de Amerikan kültürü gibi maddiyatçıdır. Başarılı bir maddiyatçılık, faydacılığı, faydacılık da pragmatizmi gereksinir. Bunların hepsi Amerikan ve Çin kültüründe, yer yer meşrepleri farklı olsa, ziyadesiyle mevcuttur) Bilindiği gibi, Lin Biao ve ailesinin içinde bulunduğu uçak Moğolistan üzerindeyken düşürülmüştü.
5) Üç Dünya Teorisi, aslında 1950’lerin başında bir Fransız nüfusbilimci olan Alfred Sauvy tarafından, soğuk savaş halindeki dünyanın jeopolitik düzenini açıklamak için ortaya atılmış bir şemaydı. Buna göre, dünya kendi içlerinde çıkarları uyuşan ama birbirleri karşısında çıkarları çatışan üç ayrı grupta toplanan ülkelerden oluşuyordu. Birinci Dünya, gelişmiş demokratik kapitalist ülkeler. İkinci Dünya, ÇHC dahil, demokratik olmayan komünist blok. Üçüncü Dünya, bu ikisinin dışında kalan azgelişmiş, yoksul Asya, Afrika, L.Amerika ülkeleriydi.
Güçlü tarihsel kökleri olan pragmatist bir kültürden gelen Mao teorik kapasitesi oldukça sınırlı bir figürdür. Oradan buradan aldığı teorik yaklaşımları amaca uygun şekilde dönüştürür veya yeniden formüle eder. Sosyalist ambalaj içinde servis eder. Eh bu da az bir iş değil, belli bir entelektüel cevvaliyeti ön gerektirir (Buna bir başka örnek onun “Çelişki Üzerine” yazmış olduğu yazılardır. Mao ve ÇHC üzerine çok sayıda kitap yazmış, onun yazı ve konuşmlarını (sanıyorum) 10 cilt halinde derlemiş, Mao’nun, yanılmıyorsam, iki kez görüşmeyi kabul ettiği -Edgar Snow ile birlikte- iki batılı yazardan biri olan ve marksist olmadığı halde Mao’ya sempatisini saklamayan, akademisyen Stuart Schram, Mao’nun felsefi yazılarında sıklıkla ve ağırlıkla Büyük Sovyet Ansiklopedisi’ne başvurmuş olduğunu söyler. Hatta oradan kaynak belirtmeden yaptığı alıntıları kendi fikriymiş gibi yazmış olduğunu ima eder. Diyalektik Materyalizm konusunda Shirokov ve Aizenberg’in 1930’larda yazdıkları ders kitabını (İngilizceye, A Course on Dialectical Materialism olarak tercüme edilmiştir), iddiasına göre, neredeyse tek referans kitap olarak kullanmıştır. SSCB’de otuzlu yıllarda, Abram Deborin, P.Yudin ve M. Mitin arasındaki “diyalektik” ile ilgili tartışmada Yudin ve Mitin’in savundukları tezleri kendi yazdığı konuyla ilgili yazılarında yinelemiştir.)
Mao, 1972’deki zirveden aldığı ilhamla kendi çıkarlarına göre, 1974 yılında, kompoze ettiği Üç Dünya Teorisi ile aslında ÇHC’nin girdiği yeni rotayı meşrulaştırmak istemişti. Buna göre, ÇHC Amerika ile ilişkilerini geliştirecek, azgelişmiş ülkeleri de kendi siyasal yönlendiriciliği altında bir araya getirerek, hem ABD ile ilişkilerinde hem de SSCB’ye karşı mücadelesinde daha güçlü bir konumda bulunacaktı.
Teori, Mao açıkça dillendirmemiş olsa da ( elbette, ÇKP’nin bugün dahi aksini iddia ettiğini o zaman dile getiremezdi), Çin’de kapitalist restorasyonun gerçekleşeceği ulusal ve uluslararası ortamı oluşturmak gibi bir işlev görecekti.
Sınıfsal değil, ulusalcı bir bakış açısından oluşturulmuş, yani sınıflar arasında toplumsal uzlaşmayı, işbirliğini vaz eden, dünya ülkelerini ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre üç farklı jeopolitik kompartıman içine yerleştiren, en tehlikeli, en saldırgan emperyalist ülke olarak yaftalanan SSCB karşısında ezen ve ezilen sınıfların, dolayısıyla sosyalist, kapitalist (ve tabii “gerileyen emperyalist” ABD dahil) ve kapitalist olmayan ülkelerin ortak mücadelesini olumlayan bir teoridir.
Birinci dünyada, ABD ve SSCB dünyadaki istikrarsızlıktan, eşitsizlikten sorumlu iki süper emperyalist güç olarak yer almıştır. Mao, geleneksel emperyalist ülke olarak ABD’nin gerilediğini, buna karşın SSCB’nin geleneksel emperyalist ülkelerden daha sömürücü ve açgözlü, daha saldırgan olduğunu vurgular.
İkinci dünyada, bu iki süper güç arasında yer alan diğer gelişmiş kapitalist ülkeler (Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere vb) ve Doğu Avrupa’daki endüstrileşmiş sosyalist ülkeler yer alıyordu.
Üçüncü dünya, ÇHC’yi, sömürge sisteminden yeni kurtulmuş ülkeleri, yarı-sömürgeleri içeriyordu. Bu üçüncü grup ilerici, devrimci potansiyeli en yüksek olan kompartımanı oluşturuyordu.
Mao’nun bu teorisi ABD emperyalizmi açısından da gayet işlevseldi. Bir kere, ÇHC’nin ABD ve müttefiki diğer kapitalist ülkelerle ile pragmatik işbirliğini, saldırgan “Sovyet sosyal-emperyalizmi” ni geriletmek gerekçesiyle meşrulaştırıyordu. SSCB’ye “süper emperyalist” muamelesi yaparak onun sosyalist dünya hareketi içindeki etkisini kırmaya çalışıyor, dünya sosyalist sisteminin ve hareketlerinin bölünmesini teşvik ediyordu. ABD ve diğer kapitalist ülkelerle anti-Sovyet bir koalisyon ya da ortak cephe kurulmasını meşrulaştırıyordu. Böylece Amerikanın SSCB’yi kuşatma stratejisine eşsiz bir katkı sunuluyordu.
Bu teorinin kapitalist yeniden kuruculuk görevi üstlenmiş olan Deng’in işine çok yaramış olduğunu, Mao sonrasında onun tarafından daha da geliştirildiğini biliyoruz.