Anti-faşist mücadele gerekiyor

Bugün ülkemizdeki en önemli siyasal sorun sosyalist solun marksizm-leninizmle, diyalektik bir bütün olarak onun kuramsal, pratik davranış biçimleriyle arasına mesafe koymuş olması, kısacası, onu iktidarı hedefleyen somut politika veya politkalar haline getirmeye yanaşmamasıdır.

Görüntüyü kurtarma derdiyle, yer yer bilindik doğru teorik konumların arkasına saklanıp onları yineliyor ama politika haline getirmiyor. Elbette bu konumun oportünizmin görünüm biçimleri  arasında olduğunu vurgulamamız gerekiyor.

Pratikte jeo-ekonomi-politik bir olgu olarak iç ve dış siyasal  bağlantıları, etklieri ve sonuçlarıyla işleyen değil, bilindik sol-kemalist etkiler altında popüler Amerika karşıtlığına indirgenmiş sade suya tiirit bir anti-emperyalizme abanılarak işler çevrilmeye çalışılıyor.

Bu arada, bu halin  sürdürülmesi için de siyasal, örgütsel safiyetin korunması, “kirlenmemek” adına her türlü ittifaktan veya cepheleşmeden uzak durulması telkin ediliyor. “İttifaklar bizi bozar” anlayışıyla mevcut konformizm, tabii soyut teorik lafazanlıkla, sürdürülmek isteniyor.

Öncelikle şunun altını çizmek isterim: Eğer niyetiniz kumda oynamak değilse, ittifaklar olmaksızın siyaset, devrimci siyaset yürütülemez. Siyasetin amacı iktidardır, ittifaklar olmadan bu amaca ulaşılamaz.

Sorun ittifak değil, ittifakın en başından itibaren yönetilme biçimidir. Hangi vadede, hangi araçlarla, hangi sonuçlara ulaşılması öngörülüyor, hangi sınıfla ya da sınıfsal fraksiyonlarla, hangi ilkeler esas alınarak, hangi talepler ve taktikler etrafında  güç birliği yapılacağını belirlemek ve buna göre uygulamasını yapmak gerekiyor.

Bütün bu sürecin yönetilmesi ödünler verilmesini gerektirecektir elbette. Ödünler verimeden ittifaklar gerçekleştirilemez. Önemli olan, bu ödünlerin ne olabileceğini, yani sınırları belirlemektir.

Siyasal, teorik, örgütsel safiyetimi kaybetmeyeyim diyenlerin safiyeti yoktur, zafiyeti vardır. Bu zafiyet oportünizmin görünümleri arasındadır.

Bugün Türkiye’deki rejimin adını, kendi marksist-leninist kavramlarımızı kullanarak koymak çıkış noktamız olacaktır. “Efendim, Türkiye’de bugün tek adam rejimi, tek parti rejimi yok, faşizm de yok, ama otoriter bir rejim var”, veyahut “Abdülhamit rejimini aratmayan bir istibdat rejimi var” demek, bir liberal, bir kemalist için anlamlı olabilir, onların açısından bakıldığında anlaşılırdır da, ancak bu marksist-leninist  bir saptama olamaz.

Daha önceki yazılarda değinmiştim. Burada şu kadarını yinelemekle yetineceğim: Neoliberal emperyalizm kendisini sürdürebilmek bakımından otoriter olmak, şampiyonluğunu yaptığı liberal demokrasiyi askıya almak zorundaydı. 2008’deki krizden sonra söz konusu emperyalist hegemonya sisteminin kendisini meydan okuyan, direnişlerini takviye eden, bu doğrultuda açık ya da örtük güç birliği olanaklarını araştıran güçler karşısında otoriter eğilimlerini takviye etmesi kaçınılmazdı. O zamandan bugüne onun bu eğilimi faşist otoriterlik haline dönüşme eğilimi içindedir. Bunu, Türkiye gibi, zayıf halka olarak görülebilecek bir uydu bileşeninde gerçekleştirmiştir. Bu süreç bilindiği gibi, daha doksanlı yıllarda sağ popülizmler görünümünde başlamıştı. Türkiye’de oradan faşizme dönüştü.

2013’te Gezi kalkışması artık Türkiye’nin görece demokratik olağan araçlarla yönetilemeyeceğini ilan etmişti. Neoliberal emperyalist entegrasyona tabi AKP-Cemaat koalisyonu zaten otoriterleşme ihtiyacı doğrultusunda, “demokratik”  bir projeyi uyguluyormuş gibi davranarak, anti-demokratik, faşizan önlemler alıyor, anayasayı değiştiriyor, özellikle yargı sopasını kullanarak öncelikle devraldığı devleti tasfiye ediyor, düzen muhalefetini de yeniden şekillendiriyordu. Gezi kalkışması, iktidar koalisyonu içindeki bilindik gerilimleri daha da şiddetlendirince, bu proje akamete uğradı.

ABD ve AB’nin ( NATO’nun) onayıyla Cemaat 2015’te iktidardan düşürüldü. AKP yönetimi Cemaat’in NATO’nun bilgisi dahilindeki darbe girişimini ya da tiyatrosunu, yanına aldığı düzen muhalefeti ve devlet içindeki Cemaat karşıtı güçlerle birlikte (yani yeni bir ittifakla) faşist rejim kurma fırsatına çevirdi. “Rabbim verdikçe veriyordu”. Olanlar “Allahın lütfu” idi.  Yeni rejim buradan itibaren zorlandığı her uğrakta faşizmini tahkim ederek, faşistleşerek yoluna devam etti. Ediyor.

2002’den sonra başlatılan süreçte Türkiye öncelenmemiş ölçüde uluslararası finans kapitale bağımlı hale getirilmiştir. Özerk hareket alanı sürekli daralmaktadır. Bu daralma bugün faşist rejimin daha sıkılaşması, zaten içleri boşaltılarak işlevsizleştirilmiş anayasa ve anayasal kurumlardan dahi korkması gibi sonuçlar doğurmaktadır.

Bu rejim artık dar anlamda bir “AKP rejimi” değildir. Bir parti olarak AKP, 2015 öncesindeki anlamını taşımamaktadır. Bir yandan, uluslararası finans kapital ve onun küresel düzeyde çıkarlarının ve politikalarının uygulanmasını denetleyen siyasal-askeri güç olarak ABD’nin; diğer yandan, genel olarak emperyalist politikalarla bir sorunu olmayan Türk devleti içindeki güçlerin Tayyip Erdoğan’ın siyasal  kişiliğinin gölgesinde tuttukları ya da tutundukları faşist bir rejimden söz ediyorum.

Bu güçlerin önünde Cemaat deneyimi var. Toplumsal tabanı, meşruiyeti olmayan Cemaat Tayyip Erdoğan’ı tasfiye ederek iktidarı tek başına eline alabileceğini hesaplamıştı. Olmadı. Şimdiki ortaklar, onu tasfiye ederek iktidarda tutunamayacaklarını görüyorlar. Halen onun belli bir toplumsal meşruiyeti olduğunu, onun siyasal kişiliği olmaksızın toplum nazarında “hiç hükmünde” olacaklarını iyi biliyorlar. Bu yüzden onu ayakta tutmaya gayret ediyorlar.

Elbette, toplumsal muhalefet kontrol edilemeyecek bir kıvama ulaşırsa, başka seçenekler (muhtemelen İmamoğlu dıştakilerin; Yavaş devletteki güçlerin seçenekleri olarak) devreye sokulmak istenecektir. Tabii, evdeki hesap çarşıya uyarsa…  Ancak, şimdi bu rejimi Tayyip Erdoğan olmaksızın sürdürmek kabil değildir. Bu bakımdan, AKP’de Erdoğan sonrasıyla ilgili yapılan tasarımlara, tartışmalara takılmamak gerekir. Dediğim gibi, bir parti olarak AKP artık fiilen önceki siyasal anlam ve önemini yitirmiştir. Bir parti olarak AKP Türkiye’nin siyasal geleceğine karar verebilecek bir kudrete sahip değildir. Veyahut emperyalist merkezin ve/veya devlet içindeki güçlerin izin verdiği ölçüde bir etkiye sahiptir.

Bu koşullarda, neoliberal finans kapitalin yeni görünümleri altında genel faşistleşme eğilimiyle birlikte yürütülen emperyalist politikalarına karşı devrimci sosyalist solun anti-emperyalist, ama yanı zamanda, anti-faşist bir mücadeleyi yükseltmesi zarureti var. Bunun için de ittifaklar gerekli. Bugünkü faşist rejimin mevcut iktidarı bir ittifak üzerinde yükseliyor. Biz ittifaktan nasıl kaçınabiliriz? “Denedik olmadı” samimi bir tavır değil. Oportünizm de en yalın haliyle bir siyasal samimiyetsizlik halidir.

 

 

 

 

 

ABD, Çin, Rusya 1

Pekin’de gerçekleşen Trump-Xi zirvesinden kısa bir süre sonra Xi-Putin zirvesi gerçekleşti. Genellikle bu tür buluşmalardan sonra yapılan diplomatik tonlu açıklamalardan hangi kararların alındığını, hangi konularda uzlaşılıp, hangilerinde uzlaşılmadığını öğrenmek olanaklı değildir. Daha doğrusu, zirve sonunda yapılan açıklamalara fazla takılmamak gerekir.

Bu toplantı sonrasında gelişen olaylara, bu olaylara verilen tepkilere odaklanmak, böylece bu olaylarla zirve görüşmeleri arasındaki bağlantıları kurmaya çalışmak daha doğru bir yaklaşım olur.

Trump ilk başkanlık döneminde, Çin’i baş stratejik hedef haline getirmişti. Çin’i resmen düşmanlaştırmış, Amerika için en önemli tehdit olarak ilan etmişti. Trump’ın o zaman ki bu çıkışı, Wall Street, finans kapital, tekno-oligarklar tarafından ihtiyatla karşılanmış, mesafeli bir tutum alınmıştı. Hatta Elon Musk gibi Çin’de önemli yatırımları ve pazarı olan oligarklar tarafından hiç hoş karşılanmamıştı.

Trump, Nixon-Kissinger yönetiminin yetmişli yılların başında SSCB’ye karşı izlediği politikanın bir benzerini, ama bu kez tersinden, Çin’e karşı uygulamayı düşünmüştü. Buna göre, Rusya ile iyi ilişkiler kurulacak, böylece Rusya’nın Çin ile olan stratejik ortaklıktan ayrılması sağlanacak, Çin’in izolasyonu yolunda çok önemli bir engel aşılmış olacaktı. Amerika ve Rusya birlikte, ittifak halinde, Çin’in güçlenmesine ket vuracaklardı.

Trump ikinci döneminin başında da bu stratejik anlayışı savunarak, hatta Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesine rağmen savunmaya devam ederek, Rusya’yı kazanmak için Ukrayna’yı feda etmeye hazır bir görüntü sergilemişti.

Trump’ın ikinci kez seçileceği seçimlerden bir yıl önce tahmin ediliyordu. Rusya da bu sonucu öngörenler arasındaydı. Biden yönetiminin son aylarında, Trump’ın kazanacağı artık belli olmuştu. Finans elitlerinin desteğine sahip Biden yönetimi (1) Trump’ın seçildiğinde söz konusu stratejisini uygulamasını engellemek için Ukrayna’daki savaşı tırmandıracak surette,  Rusya’yı çok sıkıştıracak adımlar attı. Avrupa Trump’ın stratejik yaklaşımına karşı,  Macaristan dışında, birlik oldu. Ukrayna sorununu daha önce olmadığı kadar sahiplendi. Rusya düşmanlığı takviye edildi.

Aynı sıralarda, ABD, İngiltere  ve İsrail Suriye’de de Rusya’yı sıkıştırmak, iki cepheye birden odaklanmasını zorlaştırmak için harekete geçtiler. Rusya, Trump’ın kazandığı bir durumda, Trump’ın Ukrayna’da savaşın Rusya’nın lehine sonuçlanması için kendisine yardımcı olacağına emindi. Muhtemelen Putin yönetimi, Trump tarafıyla başkanlık seçimi öncesinde temas kurmuştu.

Rusya, ABD ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirerek, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeyi planladıklarını bile bile Suriye’den çekildi (O sırada henüz Rusya ve İran arasında yazılı bir stratejik ortaklık antlaşması yoktu). Çünkü bunun Trump’ın başkan olduğu bir durumda, Ukrayna’daki savaşın Rusya lehine sonuçlanması bakımından işlevsel olacağına inanıyordu. Zaten hem Suriye’de hem Ukrayna’daki sıkışmışlık halinin çıkış adına böyle bir hamleye ihtiyacı vardı.

Trump Çin’e karşı hamlelerine hızlı ve sert bir şekilde başladı. Rusya’ya güzellemeler yapmayı sürdürdü. Çin’in karşı hamleleri gelince Wall Street, tekno-oligarklar, ve tabii Wall Street’in koçbaşı konumunda bulunduğu uluslararası finans kapital Trump’ın gemini çekme gereği duydular. Doğrudan müdahil oldular. Aralarındaki gerilime rağmen finans-kapitalistler ve tekno-oligarklar ortak hareket ettiler.

Öte yandan, Avrupa’nın, İngiltere’nin  direnişi karşısında Trump’ın Ukrayna sorununda Rusya’nın beklentilerini karşılayamayacağı ortaya çıktı.

Yani Trump bu ikinci iktidarında realiteyi fark etti diyelim. Veyahut, yanlışını kabul etti. Sadece Çin Amerika’ya değil, Amerika da Çin’e muhtaçtı. Çin’e açık düşmanlıktan, düşmanlaştırıcı dil kullanmaktan vazgeçti. Rusya’ya karşı da, aynı biçimde, giderek daha gerçekçi bir konuma yerleşerek, öncekine göre daha mesafeli bir tavır takınmaya başladı.

İran’la savaşta da, İran’a stratejik olarak daha yakın duran Rusya idi. Bu arada, İran’la savaş Rusya’ya kazandırıyordu. Oysa Çin, İran’ı belli bir mesafeden desteklese de, İran’ın Hürmüz Boğazı ile ilgili tasarruflarından, nihai olarak, zarar görecek durumdaydı. Çünkü Çin enerji ihtiyacının 2/3’ünü ithal ediyor, bu ithalatının yarısına yakınını Basra (İran) Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerden temin ediyordu.

Sonra İran’ın bu boğaz geçişiyle ilgili olarak alacağı parasal önlemlerin bir benzeri, Çin’in uluslararası ticareti için kullandığı diğer boğaz geçiş noktalarında da, mesela, Malakka Boğazı’nda (2) da uygulanabilirdi. Bu da Çin’in görece ucuz üretim avantajına zarar verebilirdi.

Diğer yandan, Amerika’nın hegemonik güç olmanın alameti farikası olarak görülebilecek denizlere hakimiyeti bir gerçeklikti ve alım-satımının yüzde doksanından fazlasını deniz yoluyla yapan Çin henüz onunla karşı karşıya gelmeye hazır değildi.

Yukarıda dediğim gibi, Trump iktidarının bu döneminde çok geçmeden gerçekliği kavradı. Ulusal taleplerini kısmen geri çekme ve yumuşama gereğini kabul etti. Uluslararası finans kapitalin ve tekno-oligarkların sayıları 25 kadar olduğu açıklanan mensuplarını da yanına alarak Çin zirvesine gitti (Bunlardan sadece üçünün, Musk, Schwarzman ve Larry Fink’in kontrol ettikleri sermaye 12 trilyon dolardan fazla). Uluslararası finans kapital, tekno-oligarklar Çin’le uzlaşma istiyordu. Trump’ın milliyetçi talepleri, Xi’nin de milliyetçi yanıtlar vermesine yol açıyordu. Bu gerginlik hali giderilmeliydi.

Uluslararası finans kapital açısından Çin imalatın, altyapısal ulaşım ve inşaat işlerinin yani reel ekonominin olmazsa olmazı;  ABD ise devasa askeri kapasitesinin yanı sıra finansal ekonominin. Birincisi olmadan ikincisi; ikincisi olmadan birincisi sürdürülemezdi. Yani finans kapitalin uluslararası işleyişi bakımından bu iki ülke stratejik öneme sahipti.

Bu koşullarda Trump, tekrar Nixon-Kissinger stratejisini, ama bu kez tersyüz etmeden,  olduğu gibi, özgün haliyle uygulayacağının işaretini verdi. Bence zirvenin en kayda değer sonucu budur. Çin de, Amerika da kaybetmemiştir. Tersine, kapitalist iktisadi anlayışları, etki alanlarını genişletmek, en azından, korumak bakımından kazançlı çıkmışlardır.

Bu uzlaşma tablosu uygulamada da sürdürülebilirse, Rusya ve İran’ın kaybedenler hanesine kaydedileceği açıktır. Nitekim, Putin’in apar topar Pekin’e gitmesi, mevcut Rus yönetiminin gelişmeleri iyi okumak konusundaki cevvaliyetinin doğurduğu bir refleks olarak görülmelidir (Pekin’de buluşma talebinin kimden geldiğinin bu aşamada pek bir önemi yoktur). An itibariyle, Rusya kartı Çin’in eline geçmiştir.

Elbette, emperyalist hegemonya sisteminin çözülme emarelerinin güçlendiği bugünkü koşullarda, uluslararası ilişkilerde, farklı yönlerde değişiklikler söz konusu olabilmektedir. Amiyane tabirle, bu pilavın çok su kaldırma yeteneğine sahip olduğu önden kabul edilmelidir. Mesela, biraz yukarıda söylediklerimi 3 ay önce söyleyemezdim. Öyle değil mi?

NIXON-KISSINGER STRATEJİSİ

Şimdi öncelikle, Nixon-Kissinger stratejisinden söz etmek gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonucunun netleştiği 1944 yılında, ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods köyünde toplanan BM Para ve Finans Konferansı’nın en önemli sonucu Amerikan dolarının dünyanın rezerv para birimi olarak tescil edilmesi oldu. Buna göre, uluslararası ticarette kullanılacak para birimi dolar olduğundan her ülke ticaret için elinde dolar bulundurmak zorunda olacaktı. ABD Merkez Bankası (FED) ve tabii devleti doların değerini korumak için her türlü önlemi almakla yükümlü kılınmıştı. Elbette, bu karar ABD’ye sınırsız dolar basıp, piyasaya sürme hakkını vermiyordu. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesini önlemek adına dolar emisyonu belli, sabit bir altın oranıyla eşitlendi. 1 ons altın (31,10 gr) 35 ABD dolarına eşitlendi. Böylece 1 dolar  0.88 gr altın karşılığına eşdeğer görüldü.  Bir dolar basabilmek için 0,88 gr altını karşısına koymak gerekiyordu.

Ancak 50’li yıllardan itibaren -artan ölçüde- ABD devleti bu para rejimini  istismar etmeye başladı. Kore ve Vietnam savaşları sırasında ihtiyaç duyulan harcamalarla, cari açığı borçla kapatma çabasıyla bu istismar iyice kontroldan çıktı. Sistem fiilen işlemez hale geldi.

İlk ciddi itiraz ta başından doların tahakkümüne karşı çıkan Fransa cumhurbaşkanı De Gaulle’den geldi. Fransa 1965’te, Amerikan Merkez Bankası FED’e başvurarak Fransa Merkez Bankasının elindeki bütün dolarların altına çevrilmesini, altın olarak Fransa’ya geri ödenmesini talep etti (3). Aynı taleple, Fransa’yı diğer Avrupa ülkeleri izledi. FED ağır bir sarsıntıya maruz kaldı.

Bu yıllar Amerika’da süreğen hale gelen ekonomik stagnasyonun sanayisizleşme eğilimlerini finansallaşma lehine güçlendirmeye başladığı yıllardı. ABD artık mevcut para sistemini taşıyabilecek durumda değildi. Hükümet 1971’de aldığı ani bir kararla dolar altın eşitliğini artık tanımayacağını, dolar emisyonunu altın oranına göre ayarlamayacağını ilan etti. Yani mealen, “ben istediğim zaman istediğim kadar dolar basarım, hiç bir altın eşitliği, oranını, dolayısıyla kısıtlamayı takmam”  diyordu.

Sosyalizmin dünya halkları nazarındaki çekici, itibarlı konumu, her şeye rağmen sürüyordu. Ulusal kurtuluş savaşları, sosyalist devrimci savaşımlar güçlenerek devam ediyordu. “Üçüncü Dünya” tabir edilen ülkelerde sosyalizme yönelme eğilimleri, talepleri güçleniyordu.

Çin Halk Cumhuriyeti ve SSCB arasındaki yarılma Çin’de 1966’da ilan edilen Büyük Proleter Kültür Devrimi’yle birlikte şiddetlenmişti. Çin Halk Cumhuriyeti ABD tarafından tanınmıyordu. Buna karşılık, ÇHC’ye düşman Tayvan  “Çin Cumhuriyeti” adı altında tanınıyordu.

Vietnam, Laos, Kamboçya’da ulusal kurtuluş mücadeleleri sosyalist kurtuluş mücadeleleri içinde gelişiyordu. SSCB desteğine sahip sosyalizmin Doğu Asya’da sürekli artan ve yayılan etkisini kırmak ABD için büyük bir önem taşıyordu. Çünkü, unutmayalım, doğu ve güneydoğu Asya, Anglo-Amerikan jeopolitiğinin ana eksenini oluşturuyordu. Halen de böyle.

1972′ nin Nisan ayında, Nixon-Kissinger ikilisi Çin’e beklenmeyen, ani bir ziyaret gerçekleştirdiler. Daha öncesinde, Kissinger gizlice Pekin’e gitmiş, ÇHC’nin o zamanki  ikinci adamı Çu Enlay ile birlikte bu ziyaretin ön hazırlıklarını yapmışlardı.

Söz konusu ziyaretin bir yıl öncesinde, Eylül 1971’de, ÇHC başkan yardımcısı (Mao tarafından kendisinin tek halefi olarak ilan edilmişti), savunma bakanı, ÇHKO’nun başkomutanı gibi ünvanlara sahip, Kültür Devrimi’nin “Dörtlü Çete” hizbiyle ittifak halindeki en kararlı savunucusu Mareşal Lin Biao görevlerinden alınmış, Mao’ya karşı darbe girişiminde bulunma iddiası sonrasında ülkeden kaçarken ailesiyle birlikte fiziki olarak tasfiye edilmişti (4)

Lin Biao’nun tasfiyesi, aslında Kültür Devrimi’nin fiilen sona erdiğinin, “kapitalist yolcu” olarak ilan edilen parti önderlerinin -Mao’ya sadakatlerini belirtmeleri koşuluyla- mücadeleyi kazanmış olduğunun zımnen duyurulması anlamına geliyordu. Ancak, henüz “Dörtlü Çete” diye adlandırılan hizbin partide, orduda, genç komünist militanlar arasında ihmal edilemeyeck bir gücü vardı.Üstelik, bu hizbin lideri başkan Mao’nun eşiydi. Ancak, süreç bu hizbin aleyhine işliyor, bu karmaşa içinde Çin halkının asgari beklentilerini bile  karşılayabilecek  ekonomik bir düzen bir türlü oluşturulamıyordu.

Nixon ve Çu Enlay Şanghay Bildirisi adı verilen metni birlikte imzaladılar. Buna göre, kabaca, ABD Tayvan’ı fiilen Çin’e iade ediyordu. Amerika “tek Çin” i, yani Tayvan boğazının iki yakasındaki Çin halkının tek resmi temsilcisinin ÇHC olduğunu, örtük olarak, kabul ediyordu. ArtıkTayvan, ABD’ye göre de, ÇHC’nin bir parçasıydı. Sorunların çözümü ÇHC ve Tayvan hükümetlerinin işiydi, dış güçlerin müdahalesi kabul edilemezdi. Çin’in iç işlerine ABD müdahil olmayacak, ekonomik ilişkiler Çin’in ihtiyaçları gözetilerek başlatılacak ve sürekli gelişmesi için çaba harcanacaktı. ABD, Doğu Asya’da hegemonik bir anlayışla hareket etmeyecek, bu anlayışla hareket etmek isteyen güçlere (SSCB kastediliyor) karşı da ortak  mücadele verilecekti.  ABD, ÇHC’nin bölgesel haklarına, etki alanına saygı gösterecekti. Sonuç olarak, iki ülke arasındaki normalleşme süreci sürekli derinleştirilerek devam edecekti. Kısacası, geleceğin dünya düzenini şekillendirecek adımlar, ABD ve ÇHC tarafından,  o zamandan itibaren atılmaya başlanmıştı.

Şimdi bu antlaşmaya bakıldığında, ÇHC’nin çok şey almış olduğu görülür. Ancak, karşılığında ABD’nin aldıklarından hemen hemen söz edilmez. Yazının en başında söylediğim gibi, bu tür diplomatik temaslarda, zirvelerde, “ortak metinler” e, şifahi açıklamalara fazla takılmamak gerekir. Üzerinde antlaşmaya varılan bir çok konu, özellikle de en önemlileri,  o metinlerde, açıklamalarda görülmeyebiliyor.

1972’de Çin’in aldıkları Çin’in diplomatik başarısı olarak ilan edildi. Böylece,1979’da Çin’in ABD tarafından resmen tanınmasıyla sonuçlanacak süreç başlatılmış oldu. ÇHC neden 1979’da tanındı, neden 1972’de değil? Bu soruya verilecek yanıt,  ABD’nin ÇHC’den aldıklarını öğrenmek bakımından anahtar işlevi görecektir.

Şubat 1974’de Mao, Üç Dünya Teorisi’ni (5)  ortaya atarak SSCB’yi “süper emperyalist” devlet olarak ilan etti. SSCB, artık dünya halklarının baş düşmanıydı. Buna göre, “Sovyet marksizmi” ni olumlayan, ona bağlanan tüm güçler, tüm siyasal hareketler, mücadeleler bu baş emperyalist düşmanın işbirlikçisi olarak mahkum edilecekti. Bu teori, ABD’nin arzu ettiği gibi, SSCB’nin izolasyonunun takviye edilmesi açısından işlevseldi.

ÇHC için ABD ile ilişkilerin geliştirilmesi, ülkedeki kapitalist restorasyonun ABD’nin kanatları altında tahkim edilmesini meşrulaştırmak, ve bu yolda kendisine daha fazla alan açabilmek bakımından  SSCB ve bağlaşıklarına karşı şiddetli bir ideolojik ve politik mücadele verilmesi zaruretti. ABD ve Çin’in başlıca mimarları olacağı yeni dünya düzeninin kurulabilmesi açısından SSCB’nin çökertilmesi ön gereklilikti. Bu arada, SBKP ve Sovyet devleti içinde  aynı özlemi duyan gruplar da sürekli konumlarını tahkim etmekteydiler. Unutmayalım ki, o yıllarda SSCB’de hamlesi, sert şekilde devam eden soğuk savaş koşullarında,  akamete uğramış Deng Xiaoping profili çizen Kosigin hâlâ yönetimdedir.

Çin, eş zamanlı olarak, bir yandan, ülke içinde vaktiyle “kapitalist yolcu” olarak yaftalanıp, tasfiye edilen kadroları tekrar iş başına getirerek, restorasyon sürecinin önünü açmak; diğer yandan, Sovyet liderliğinin ataletinin de katkısıyla, dünya sosyalist hareketini bölmek, ilerici hareketleri önlemek ya da zaafa uğratmak konusunda önemli adımlar attı. Mesela, Sovyet çizgisinde olduğunu gerekçe göstererek devrimci kurtuluş hareketleri karşısında emperyalistlerin arka çıktıkları karşı-devrimci güçleri destekledi. Örnekse, Filistin’de, İsrail’i; Angola’da devrimci MPLA karşısında FNLA’yı, G.Afrika’da ANC karşısında PAC’ı destekledi. Şili’de sosyalist Allende hükümetini deviren Pinochet’yi savundu.  Onu ilk tanıyan ülkelerden biri oldu. onun yönetimindeki Şili ile ekonomik ilişkilerini geliştirmek için harekete geçti.

Daha önceki yazılarda değinmiştim. Amerika, Mccarthycilikten sonra kaba anti-komünizm yerine, belli bir entelektüel seviyeden “Sovyet marksizmi” ni hedef alan ideolojik, teorik, politik akımlara  destek oldu (McCarthycilik’in Sovyet Komünist Partisi’nin 20.Kongresi’nden hemen sonra sona erdiğini geçerken tekrar hatırlatayım). Örnekse, maoizmin, troçkizmin, “batı marksizmi” nin, wokizmin güçlenmesi için çaba harcadı. Genel olarak “kültürel marksizm” adı verilen bir anlayış, “Sovyet marksizmi”nin karşısına çıkarıldı. Çeşitli görüntüler altında bu tür anti-Sovyet eğilimler ABD finans-kapitali tarafından ve onun en önemli aygıtları arasında yer alan CIA eşgüdümünde (Hatırlatayım, CIA’nin gerçek kurucuları olan iki avukat W.J. Donovan ve A.Dulles aynı zamanda  Wall Street’in önde gelen avukatlarıydı) temin edilen kayda değer parasal fonlarla destekledi.

Özcesi,  ÇHC’nin bu “yeni” siyasal ve ideolojik çizgisi, Amerika’nın Şanghay Bildirisi’nde zikredilmeyen kazanımlarının başında geliyordu.

ABD Çin’i resmen 24 Aralık 1979’da tanıdı. Yani SSCB’nin Afganistan’a müdahalesinden 11 ay sonra. Yani Çin’in  Sovyet müdahalesine karşı kurulan başını ABD’nin çektiği karşı-devrimci koalisyon güçlerine katıldığı bir sırada.

1972’den 1979’a kadar geçen zaman içinde ÇHC, kapalı kapılar ardında Amerika’ya verdiği taahhütlerini önemli ölçüde gerçekleştirmişti. Mao’nun ölümünden sonra tam bir boşluğa düşen, her şeye rağmen proleter devrimci talepleri sahiplenmiş, “Dörtlü Çete” nin tasfiyesi de gerçekleşince, kapitalist restorasyonu önlemek adına başlatılan Kültür Devrimi, kapitalist restorasyonun tamamen önünü açan bir sonuca ulaştı. 1978’in sonuna doğru sağ kalanlar arasında baş “kapitalist yolcu” olan Deng’in önündeki bütün engeller kaldırılmıştı. ÇHC’nin tartışmasız lideri, “ikinci cumhuriyet”in kurucusu oldu.

” NEOLİBERAL DEVRİM ”

Öteden beri kapitalist teorisyenler tarafından süreğenleşen stagnasyona, kapitalizmin devresel aşırı üretim krizlerine çare olarak sunulan neoliberal iktisat politikaları çerçevesinde Çin’den yerine getirmesi beklenen bir rol daha vardı: Sanayisizleşme tercihi dolayısıyla Amerika dışına çıkarılacak sanayiye ev sahipliği yapması. Yani ÇHC çok düşük ücretle çalışmaya hazır devasa bir emek gücüne sahip sahip ülke olarak dünyanın imalatçı ülkesi olacak, ucuza ürettiği ürünleri engellenmeden dünyaya satacak, elde ettiği ticaret fazlasını Wall Street’in finansal araçlarına yatıracaktı. Yani Amerikan borç senetlerine yatıracaktı. Yeni neoliberal dünya düzeninin tasarlanmış bu mimarisine göre, uluslararası iş bölümünün ana ekseni, “imalatçı Çin” ve “finansçı Amerika” olacaktı. Özcesi, uluslararası finans-kapitalin üzerinde yükseleceği iki ayak bu şekilde oluşturulacaktı.

Bu noktada, tekrar yetmişli yılların başlarına dönelim, 1973 yılında, yine Nixon-Kissinger yönetimi, bir hamle daha yapacaktı. S.Arabistan ‘a ülkenin güvenliğini temin etmenin karşılığı olarak petrolün sadece ABD dolarıyla satılacağı, elde edilen kârın da Amerikan finansal araçlarının satın alınmasında kullanılacağına dair bir antlaşma dayatılacaktı. Böylece, petro-dolar sistemi, Bretton Woods’un altın-dolar sisteminin yerini almış oldu. Tabii, S.Arabistan’ın dünyadaki petrolün çok büyük bir kısmını çıkarıp satan OPEC’in en etkili üyesi olduğunu unutmayalım. Körfez’in diğer monarşileri de benzer bir antlaşmaya razı oldular. Buna göre, petrole ihtiyacı olan ülke önce dolar satın alacak, petrolü ancak o dolarla satın alabilecek, satıcılar da kazandıkları dolarla Amerika’da yatırım yapacaklardı.

Dolar böylece düştüğü boşluktan yeniden yükseldi. “Çin projesi” nin de gerçekleşmesiyle, ABD hegemonyası yeniden toparlandı. 2008 bunalımına kadar bu durum pek sorun çıkmadan sürdürülebildi.

DEVAM EDECEK…

NOTLAR:

1) Finans-kapitalin tarihsel gelişimi,  Venedik-Hollanda-Britanya devletlerinin, zaman zaman kırılmalar olsa da, süreklilik arz eden kapitalist davranışlarına referans verilmeden anlaşılamaz. Denizlere hakimiyeti dolayısıyla dünya ticaretini, bu ticaretten elde ettiği kârları finans-kapital araçlarına dönüştüren Venedik’te yerleşik sermaye, Adriyatik Denizi’nde, sığ bir lagünde yer alan yüz civarında ada ve adacıktan oluşan savunulması kolay olmayan bir takımada ülkesinde, özellikle de rakip İspanyol meydan okumasının şiddetlendiği koşullarda, kendisini güvende hissetmiyordu. Bu sermaye daha güvenli bir liman ihtiyacı içindeyken önce, kısa süreliğine açık bir deniz olarak Kuzey Denizi’ne kanallarla bağlı ve daha korunaklı görünen, kapitalist dinazmiyle göz kamaştıran Amsterdam’da demirledi. Ancak burada da tehditlerin (özellikle feodal-monarşist İspanya’nın tehdidinin ) artması üzerine, yeni bir yurt bulup, oraya yerleşmek zorunluluğu duydu. Bu amaçla, kapitalizmin önündeki bentleri kırmak adına arka arkaya devrimci hamleler yapan İngiltere’de 1688’de, bir “hayırlı devrim” gerçekleştirdi. Finans sermayesi aradığı iç ve dış huzuru nihayet orada buldu.

Bilindiği gibi, daha sonra buradan Batı Yarımküresi’nin en güçlü ülkesi ABD’ye hareket etmek zorunda kaldı. Bu hareketin temelleri yine Britanya tarafından söz konusu coğrafyayı sömürgeleştirme  çabasıyla birlikte atılmıştı. Yani Kuzey Amerika’nın ABD ve Kanadasını sahip oldukları kapitalizm anlayışı dolayısıyla,  Britanya’nın kurmuş olduğunu söyleyebiliriz. Mesela, ABD’nin Wall Street’i, City of London modelinde kurgulanmış, yine mesela, FED karteli  Londra tarafından dizayn edilmiştir (FED Aralık  1913’te kuruluyor, kurulmasından kısa bir süre sonra ilk emperyalist paylaşım savaşı başlıyor. ABD bu savaşta, kağıt üzerinde, tarafsız görünse de, ülkenin finans kapitali açık bir şekilde İngiltere’nin liderliğini yaptığı Müttefik Güçler’i destekliyordu. Hiç şüphesiz, bu “tarafsızlık” ın ekonomi-politik nimetlerinden palazlanmasına yol açacak şekilde sonuna kadar yararlanacaktı. ABD ancak Nisan 1917’de bütün rakiplerinin enerjilerini tükettikleri bir sırada savaşa dahil oldu. Kasım 1918’de de Mütareke ilan edildi).

Geçerken, bazı yorumcular uluslararası finans-kapitalin metastazlara yol açarak   sürdürdüğü söz konusu tarihsel yolculuğunda yeni son varış noktasının Çin olacağını iddia ediyorlar. Böyle bir öngörü için henüz vakit erken. Bence bugün itibariyle fiilen ulaştığımız aşamada, yani ABD hegemonyasının zayıfladığı, fiili  çok kutuplu bir dünya düzeninde, en azından bir süreliğine, ABD ve Çin uzlaşması eksenini tahkim etmeye çalışacaktır.

Laf lafı açtı. Bu bir numaralı notu, aslında, kabaca tarihsel macerasına kısaca değindiğim finans kapitalin, 19 yüzyıldan itibaren jeo-ekonomi-politik çıkarları bakımından Asya’yı pivot coğrafya olarak ilan ettikten sonra Rusya’yı baş tehdit olarak düşmanlaştırmış olduğunu, bu doğrultuda, her değişen devirde aynı tutarlılıkla bu anlayışını bugüne kadar taşımış olduğunu vurgulamak için yazıya ilave etmek istedim. Yani bir anlamda, uluslararası finans kapitalin jeopolitiği Rusya tehdidi üzerine bina edilmiştir. Bunu aklımızda tutalım.

2) Önce şunu belirteyim: Tarihe baktığımızda, küresel ticaret yollarının, bu yollar üzerindeki geçiş noktalarının, boğazların dar anlamda fiziksel coğrafi gerçeklikler olarak değil, küresel yeni bir düzenin önünü açma rolü oynayabilen kırılma noktaları olduklarını görürüz. Malakka Boğazı Batı Pasifik Okyanusu’nu Hint Okyanusu’na bağlayan dar bir deniz yolu. Deniz taşımacılığı bakımından çok stratejik bir geçiş noktası. Boğazın kontrolü Malezya, Singapur ve Endonezya tarafından sağlanıyor. Yani bu üç ülkenin egemenlik alanlarını kat eden bir geçiş noktası.

Çin dış ticaretinin yüzde doksanını bu boğaz üzerinden  gerçekleştiriyor. Çin ile bu boğaz arasında yer alan Güney Çin Denizi, 250 civarında adaya, kayalığa ev sahipliği yapıyor. Malakka Boğazı civarında da düzinelerce ada, adacık, kayalık vb var. Bunlar birden fazla ülkeye ait. Bundan dolayı bu deniz etrafında zaman zaman şiddetlenen aidiyet, kıta sahanlığı gibi tartışmalar var. Tayvan sorunu da bu açıdan bölge ülkeleri için varoluşsal bir önem taşıyor.

Güney Çin Denizi, ayrıca, içerdiği doğal gaz rezervleri (11 milyar varil ya da 5,3 trilyon m3 kadar olduğu tahmin ediliyor, bu yüzden kimi yorumcular buradan “ikinci Basra Körfezi” olarak söz ediyorlar), bütün Doğu Asya nüfusunu besleyebilecek kadar deniz ürünleri bakımından zengin. Balıkçılık denize kıyısı bulunan ülkeler ekonomisi bakımından çok önemli bir yere sahip. Son yıllarda bu denizi daha da stratejik hale getiren bir gelişme, deniz tabanında bol miktarda nadir elementlere ve endüstriyel minerallere (kalay, kasiterit, zircon, ilmenit, monazit gibi) rastlanmış olmasıdır.

Bu deniz üzerinden Çin’in en büyük ticari rakibi olan Japonya, enerji ihtiyacının yüzde doksanından fazlasını, global ticaretinin yüzde 25’ten fazlasını gerçekleştiriyor.

Bu arada Çin’in ikinci büyük ticari rakibi G.Kore de deniz yoluyla gerçekleştirdiği ticaretin yüzde doksanından fazlasını bu deniz üzerinden yapıyor.

Güney Çin Denizi üzerinde Çin, Tayvan, Filipinler, Malezya, Vietnam, Brunei, yani  6 ülke haklar iddia ediyor. Yani siyasal egemenlik bakımından tartışmalı bir deniz.

Yeni Japonya başbakanı, hatırlanacağı gibi, ilk resmi ziyaretini ABD’ye yapmış, orada, Tayvan’ın stratejik açıdan ülkesinin “kırmızı noktası” olduğunu belirtmişti. Neden?

Doğu Çin Denizi (buna Japon Denizi de deniyor) ve Güney Çin Denizi üzerindeki ülkelerin bir çoğu coğrafi olarak takımadalar halindedir. Çin gibi bu denize kıyısı olan karasal ülkelerin de deniz üzerinde bir çok adaları, adacıkları var.

Kore savaşı sırasında, 1951’de, ABD bu iki deniz üzerinde müttefiklerinin yerleşik olduğu bu adalar silsilesi boyunca, yani Rusya’ya ait Kamçatka yarımadası açıklarından en güneyde bulunan Malay yarımadasına kadar inen alanda yer alan bu “birinci ada zinciri” olarak tabir edilen bölgeyi Indo-Pasifik stratejisinin ana savunma hattı olarak tanımlayan bir doktrin geliştirdi. Yani o zaman, en öncelikli olarak, SSCB’yi kuşatma stratejisinin Pasifik yönünü oluşturan takımadalar hattını belirledi.  SSCB’nin ortadan kalkmasından sonra buradaki başlıca kuşatma hedefi Çin oldu tabii. Bilindiği gibi, bu birinci ada silsilesinin hemen hemen tam ortasında da Tayvan yer alıyor. Kolayca anlaşılabileceği gibi, bu kuşatma hattı bugün Çin’in Pasifik’e çıkışı önünde bir bariyer teşkil etmektedir (Bu arada, ABD bu ilk adalar silsilesine paralel olarak Pasifik’te yer alan adalar, takımadalar silsilerini de “ikinci”, “üçüncü”, “dördüncü” adalar zincirleri olarak daha geniş kuşatma stratejisinin bileşenleri haline getirdi).

Deniz yoluyla uluslararası ticaret buradaki ülkeler için hayati bir öneme sahip. Bu yüzden deniz ticaret hatları bu ülkeler arasında tartışmalar yaratıyor. ÇHC, ticaretinde, Tayvan Boğazı’ndan geçerek Malakka Boğazı’na ulaşıyor. Batı Pasifik Okyanusu’nu Tayvan dahil başka ülkelerin karasularını aşarak kullanmayı pek tercih etmiyor. Ayrıca o ülkelerin hepsi ABD’nin müttefikleri, uyduları konumunda. Zaten ABD’nin Pasifik’teki ana savunma hattı da, yukarıda belirtmiş olduğum gibi, “birinci ada zinciri” üzerinde konumlanıyor. Yani Çin için risk teşkil ediyor. Bu koşullarda da Çin’in, Malakka Boğazı’na bağımlılığı artıyor (Bu yakınlarda, Hürmüz Boğazı sorunu baş gösterince, ABD Çin’in İran’ı desteklemesi karşısında, Endonezya’ya Malakka Boğazı üzerinde kendisine üs kurma izni vermesi için baskı yapmaya başladı).

Tayvan sorununun Çin lehine çözülmesi, yani Tayvan’ın  bir şekilde ÇHC’ye bağlanması, Çin’in söz konusu denizler üzerindeki egemenlik alanını genişleteceği için Japonya’nın mevcut deniz yollarını kullanmasının riski artacaktır. Öte yandan, böyle bir durumda, Pasifik yolu açılacağı için Çin’in Malakka Boğazı’na bağımlılığı anlamlı ölçüde azalacaktır. Çin’in genişleyen egemenlik alanı, Japonya ve G.Kore’nin söz konusu mevcut deniz ticaret hatlarını tehlikeye sokacaktır.

Tayvan sorununa bu açıdan da bakılmalıdır. Basitçe ABD, Tayvan ve Çin arasındaki bir konu olarak görülmemelidir. Tayvan konusunda ABD ve Çin arasında gerçekleşebilecek olası bir uzlaşma ihtimaline karşı Japonya, son bir kaç yıldan beri artan ölçüde, İkinci Savaş sonrası kendisine konan kısıtlamalara rağmen askeri açıdan hamleler yapmaya çalışmaktadır. Konu etrafında ABD üzerindeki baskısını arttırmaktadır.

Bu arada, Japonya’nın Amerikan finansal varlıklarına en çok yatırım yapan ülke olduğunu, bu yatırımın 3 trilyon dolar civarında olduğunu hatırlatmak isterim. Çin aynı yatırım bakımından yakın zamana kadar ikinci önemli ülke konumundayken, son yıllarda ABD ile yaşanan gerilim nedeniyle,  altına yönelmeyi tercih etmiş, söz konusu  yatırımı  Britanya’nın (yaklaşık 1,5 trilyon dolar) da gerisine düşmüş, bugün itibariyle 800-900 milyar dolar civarına gerilemiştir. Bu gerileme halen istikrarlı olarak sürmektedir. Tabii bu durum ABD’yi hayli rahatsız etmektedir.

Bilindiği gibi, Çin deniz ticaretine bağımlılığını azaltmak, yolları kısaltmak ya da ulaşım olanaklarını coğrafyalara yaymak ve  çeşitlendirmek için son yıllarda karasal ulaşım, boru hatları, liman inşaatlarına ağırlık vermektedir. “Bir Kuşak Bir Yol” girişimi bu söz konusu programatik-stratejik düşüncenin uygulaması olarak görülmelidir.

Bu doğrultuda, hali hazırda yapımı ilerleyen Kaşgar-Pakistan hattıyla ( CPEC Koridoru), Hint Okyanusu üzerindeki, Hürmüz Boğazı’na hayli yakın Arap Denizi’ne kıyısı bulunan ve halen Çin’in işletmekte olduğu Pakistan’ın Guadar Limanı’na bağlanacak demiryolu hattı(şimdilik aynı hatta yapımı planlanan  boru hattı projesinin askıya alınmış olduğu görülüyor); ve Çin’in batısında yer alan ve ekonomik önemi giderek artan Kunming kentinden başlayıp Myanmar’ın  (eski Burma’nın) Kyaukpyu’yu limanına ulaşan boru hattı ve 1920 km uzunluğundaki tren yolu projeleri (CMEC Koridoru), Malakka’ya bağımlılığı azaltmak bakımdan Çin’in en öncelikli girişimleridir.

3) De Gaulle, 1965’te Amerikan dolarının rezerv para olarak konumunun sona erdirilmesi için çağrı yapmış, tekrar klasik altın standardı sistemine geri dönülmesini istemişti.

De Gaulle bununla da yetinmedi. ABD hegemonyasının kendilerini uydu gibi gördüğünü, Fransa’nın bu muameleyi kabul etmeyeceğini o zamanki Amerikan başkanı L.Johnson’a yazdığı bir mektupla ifade etti. Sonrasında da, 1966’da,  Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından çektiğini duyurdu. Karar tam anlamıyla 1969’da yürürlüğe girecekti.

Fransa’da liberteryen-liberal “kültürel marksist” hareketlerin başrolünü üstlendiği Mayıs 68 olayları patlak verdikten 8-9 ay sonra  (1969’da) De Gaulle iktidardan düşürüldü.

Batı Avrupa’daki, Çekoslavakya’daki 68 hareketlerinin ana hedefi “Sovyet Marksizmi” idi. Slovak komünist, devrin Çekoslavak Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi Vasil Bilak, Delga Yayınları arasında çıkan Contre-histoire du Printemps de Prague (Prag Baharı’nın Karşı-Tarihi) adlı kitabında, parti genel sekreteri A.Dubçek’in komünizm ve Sovyet karşıtı gösterileri nasıl teşvik etmiş olduğunu anlatır. O kadar öyle ki, meşhur Brzezinski bile ülkeye davet edilmiş, 68 Haziranında, Prag’da,  muhaliflere konferans vermesi sağlanmıştı. Bilak onun konferansta hayli kışkırtıcı bir konuşma yaptığını söylüyor.

Sahte “güleryüzlü sosyalizm” şiarı (sahte çünkü CIA  ve Dubçek gibi işbirlikçileri 1956 Macaristan deneyiminden sonra doğrudan sosyalist sistemi, komünizmi hedef alan çıkışların amaca ulaşmak bakımından işlevsel olmadığını görmüşlerdi) altında  Anti-komünist, anti-Sovyet kalkışma, bilindiği gibi, aynı yılın 20 Ağustos’unda doruğuna ulaşmıştı.

4) Lin Biao ve ÇKP içindeki  “Dörtlü Çete” hizbi,  SBKP 20.Kongresi çizgisini benimseyen ve aynı yıl içinde, yani 1956’da yapılan 8.Ulusal Kongre’de Mao’ya karşı bayrak açan,  politik olarak Hruşçov’un sağ revizyonizminin, ya da yeni- bukhariniziminin sözcülüğünü yapan, daha yaşarken Mao’ya 20.Kongre’nin Stalin yoldaşa yaptığı muameleyi reva gören Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping’in başını çektiği, o sıralarda parti içinde çok güçlü konum elde etmiş “kapitalist yolcular” a karşı Mao’nun yanında yer alarak direndiler.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu kontrol eden Lin Biao ve “Dörtlü Çete” hizbi ittifak kurarak mücadelelerini 1966’da, Büyük Proleter Kültür Devrimi adını verdikleri aşamaya vardırıp, sağ revizyonistleri çeşitli şekillerde tasfiye ettiler. Devrimi derinleştirmek istediler.

Ancak pragmatist Mao’nun asıl sorunu, sosyalizm kuruculuğu değil,  kendi liderliğini sürdürmekti. Bu amaçla, partideki taraftarlarını, devlet aygıtlarını, toplumsal grupları birbirlerine karşı kullanma yoluna gitti. Güçlenen tarafın üzerine başka bir tarafı sürüyordu.

Lin Biao 60’lı yılların sonunda neredeyse Mao’yu dahi gölgede bırakan bir prestije sahip olmuştu. Mao kendisini ürküten bu tablo karşısında, önce Lin Biao’yu överek, halefi olarak işaret etti. Bunu yaparken, diğer taraftarlarının bundan rahatsız olacaklarının farkındaydı elbette.

Kültür Devrimi önderliği sahada, dediğim gibi, esas olarak Lin Biao ve “Dörtlü Çete” hizbi ittifakı tarafından yürütülüyordu. Bu “halef-selef” oyununa ilk reaksiyon bekleneceği gibi, bu ikincilerden geldi. Lin Biao karşıtı propanda bu hizip tarafından partide, toplumda, gençlik arasında etkili bir şekilde sürdürüldü.

Mao bu gibi durumlarda hep yaptığı gibi, başlarda tarafsızmış gibi bir görüntü veriyor, ama alttan alta ateşi körüklüyordu. Çok geçmeden, açık olarak,  Lin Biao muhalifleri safında yer aldı. Lin Biao artık sadece politik sapmayla suçlanmıyor, SSCB desteğinde darbe girişiminde bulunan birisi olaralk lanetleniyordu.

Böyle bir darbe girişimi gerçekten olmuş mudur, bilinmiyor. Yani rivayeti muhtelif. Kimbilir,  Lin Biao kendisinin ve ailesinin canını kurtarmak için ordudaki konumunu kulllanarak bir karşı hamle yapmayı planlamış olabilir. Hatta bizdeki şu 15 Temmuz girişiminde olduğu gibi, önce teşvik edilip, sonra yüzüstü bırakılmış da olabilir. Yani tuzağa düşürülmüştür belki de.

Bu darbe girişimi iddiasına  destek olması için ailesiyle birlikte uçakla ülkeden SSCB’ye kaçmaya çalıştığı da iddia edilmiştir. Bununla ilgili de hiç bir kanıt yoktur. Lin Biao, tabir caizse, ÇKP içindeki en azılı anti-Sovyet figürdü (Hatta kraldan çok kralcı konumundaydı. Sonuçta, akıl-duygu dengesi, abartılı biçimde, ikincisinden yana bozulmuş bütün kraldan çok kralcıların akıbetine uğradığını pekala söyleyebiliriz. Geçerken, şahsen, Mao gibi bir figürün hiç bir zaman samimi olarak bu tür uç konumlara savrulacağına ihtimal vermedim. Duygularının baskısı altında, akli melekeleri gelişmemiş birisinin Mao gibi bir liderin konumuna gelmesi mümkün değildir. Mao, Çin kültürünü iyi hazmetmiş biri olarak her zaman pragmatisti. Amerikalılarla iyi antlaşmasının nedenleri aranıyorsa eğer, bu hususa dikkat çekmek isterim. Çin kültürü de Amerikan kültürü gibi maddiyatçıdır. Başarılı bir  maddiyatçılık, faydacılığı, faydacılık da pragmatizmi gereksinir. Bunların hepsi Amerikan ve Çin kültüründe, yer yer meşrepleri farklı olsa, ziyadesiyle mevcuttur) Bilindiği gibi, Lin Biao ve ailesinin içinde bulunduğu uçak Moğolistan üzerindeyken düşürülmüştü.

5) Üç Dünya Teorisi, aslında 1950’lerin başında bir Fransız nüfusbilimci olan Alfred Sauvy tarafından, soğuk savaş halindeki dünyanın jeopolitik düzenini açıklamak için ortaya atılmış bir şemaydı. Buna göre, dünya kendi içlerinde çıkarları uyuşan ama birbirleri karşısında çıkarları çatışan üç ayrı grupta toplanan ülkelerden oluşuyordu. Birinci Dünya, gelişmiş demokratik kapitalist ülkeler. İkinci Dünya, ÇHC dahil, demokratik olmayan komünist blok. Üçüncü Dünya, bu ikisinin dışında kalan azgelişmiş, yoksul Asya, Afrika, L.Amerika ülkeleriydi.

Güçlü tarihsel kökleri olan pragmatist bir kültürden gelen Mao teorik kapasitesi oldukça sınırlı bir figürdür. Oradan buradan aldığı teorik yaklaşımları amaca uygun şekilde dönüştürür veya yeniden formüle eder. Sosyalist ambalaj içinde servis eder. Eh bu da az bir iş değil, belli bir entelektüel cevvaliyeti ön gerektirir (Buna bir başka örnek onun “Çelişki Üzerine” yazmış olduğu yazılardır. Mao ve ÇHC üzerine çok sayıda kitap yazmış, onun yazı ve konuşmlarını (sanıyorum) 10 cilt halinde derlemiş, Mao’nun, yanılmıyorsam, iki kez görüşmeyi kabul ettiği -Edgar Snow ile birlikte- iki batılı  yazardan biri olan  ve marksist olmadığı halde Mao’ya sempatisini saklamayan, akademisyen Stuart Schram, Mao’nun felsefi yazılarında sıklıkla ve ağırlıkla Büyük Sovyet Ansiklopedisi’ne başvurmuş olduğunu söyler. Hatta oradan kaynak belirtmeden yaptığı alıntıları kendi fikriymiş gibi yazmış olduğunu ima eder. Diyalektik Materyalizm konusunda Shirokov ve Aizenberg’in 1930’larda yazdıkları ders kitabını (İngilizceye, A  Course on Dialectical Materialism olarak tercüme edilmiştir),  iddiasına göre, neredeyse tek referans kitap olarak kullanmıştır. SSCB’de otuzlu yıllarda, Abram Deborin, P.Yudin ve M. Mitin arasındaki “diyalektik” ile ilgili tartışmada Yudin ve Mitin’in savundukları tezleri kendi yazdığı konuyla ilgili yazılarında yinelemiştir.)

Mao, 1972’deki zirveden aldığı ilhamla kendi çıkarlarına göre, 1974 yılında, kompoze ettiği Üç Dünya Teorisi ile aslında ÇHC’nin girdiği yeni rotayı meşrulaştırmak istemişti. Buna göre, ÇHC Amerika ile ilişkilerini geliştirecek, azgelişmiş ülkeleri de kendi siyasal yönlendiriciliği altında bir araya getirerek, hem ABD ile ilişkilerinde  hem de SSCB’ye karşı mücadelesinde daha güçlü bir konumda bulunacaktı.

Teori, Mao açıkça dillendirmemiş olsa da ( elbette, ÇKP’nin bugün dahi aksini iddia ettiğini o zaman dile getiremezdi), Çin’de kapitalist restorasyonun gerçekleşeceği ulusal ve uluslararası ortamı oluşturmak gibi bir işlev görecekti.

Sınıfsal değil, ulusalcı bir bakış açısından oluşturulmuş, yani sınıflar arasında toplumsal uzlaşmayı, işbirliğini vaz eden, dünya ülkelerini ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre üç farklı jeopolitik kompartıman içine yerleştiren, en tehlikeli, en saldırgan emperyalist ülke olarak yaftalanan SSCB karşısında  ezen ve ezilen sınıfların, dolayısıyla sosyalist, kapitalist (ve tabii “gerileyen emperyalist” ABD dahil) ve kapitalist olmayan ülkelerin ortak mücadelesini olumlayan bir teoridir.

Birinci dünyada, ABD ve SSCB dünyadaki istikrarsızlıktan, eşitsizlikten sorumlu iki süper emperyalist güç  olarak yer almıştır. Mao, geleneksel  emperyalist ülke olarak ABD’nin gerilediğini, buna karşın SSCB’nin geleneksel emperyalist ülkelerden daha sömürücü ve açgözlü, daha saldırgan olduğunu vurgular.

İkinci dünyada, bu iki süper güç arasında yer alan diğer gelişmiş kapitalist ülkeler (Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere vb) ve Doğu Avrupa’daki endüstrileşmiş sosyalist ülkeler yer alıyordu.

Üçüncü dünya,  ÇHC’yi, sömürge sisteminden yeni kurtulmuş ülkeleri, yarı-sömürgeleri içeriyordu. Bu üçüncü grup ilerici, devrimci potansiyeli en yüksek olan kompartımanı oluşturuyordu.

Mao’nun bu teorisi ABD emperyalizmi açısından da gayet işlevseldi. Bir kere, ÇHC’nin ABD ve müttefiki diğer kapitalist ülkelerle  ile pragmatik işbirliğini, saldırgan “Sovyet sosyal-emperyalizmi” ni geriletmek gerekçesiyle meşrulaştırıyordu. SSCB’ye “süper emperyalist” muamelesi yaparak onun sosyalist dünya hareketi içindeki etkisini kırmaya çalışıyor, dünya sosyalist sisteminin ve hareketlerinin bölünmesini teşvik ediyordu. ABD ve diğer kapitalist ülkelerle anti-Sovyet bir koalisyon ya da ortak cephe kurulmasını meşrulaştırıyordu. Böylece Amerikanın SSCB’yi kuşatma stratejisine eşsiz bir katkı sunuluyordu.

Bu teorinin kapitalist yeniden kuruculuk görevi üstlenmiş olan  Deng’in işine çok yaramış olduğunu, Mao sonrasında onun tarafından daha da geliştirildiğini biliyoruz.

Faşist rejime hizalanmak

CHP ile ilgili olarak son zamanlarda yaşanan gelişmeler, bu partinin yönetiminin faşist devletin kontrolü altına girmiş olduğu iddiasını destekler niteliktedir.

Daha önce faşizmin yükselişinden söz eden yazılarda değinmiştim. Devletin faşistleştirilebilmesi için politik ve ideolojik aygıtların aynı hizaya getirilmesi gerekiyor. Yani faşizm aynı hizaya getirerek yerleşir. Elbette, muhalefet de bu doğrultuda dönüştürülmek istenir.

Britanya hegemonyasının düşüşüne koşut olarak yükselen klasik faşizm örneklerinde, mesela, 1930’ların Almanyasında bu hali net olarak görebiliyoruz.

Faşizm total bir bir devlet rejimidir. Devlet iktidarını, siyasal muhalefeti de ihtiva edecek şekilde, bütün olarak ele geçirmeye ihtiyaç duyar. Buna göre, burjuva-liberal erkler ayrılığı ilkesini ve uygulamasını (her durumda, özellikle de günümüzdeki versiyonlarında, hukuken olmasa da, fiillen) ortadan kaldırır. Bunu gerçekleştirmek için ille de doğrudan yürütme erkini kullanması gerekmiyor. Pekala yasama erkini, yani parlamentoyu ortadan kaldırmadan, hatta onun da içinde rol üstlendiği koşullarda  istediğini gerçekleştirebilir. Aynı muameleyi yargı erkine de yapar. Mesela, ortada yazılı bir hukuksal metin olarak bir çok demokratik hak ve özgürlükleri tanıyan bir anayasa olsa da, fiillen  rejimin ihtiyaçlarına göre işlev görmekten öte bir anlam taşımaz.

Almanya örneğinde, Nazi iktidarının erken döneminde, nasıl devlete ait sanayi kuruluşlarının, bankaların, maden alanlarının özelleştirilmesi, finans sermayesinin palazlanmasına, bu palazlanma sürerken kendisine bu olanağı sunan Nazi Partisi’nin de palazlanmasına, dolayısıyla faşizmin yerleşmesine katkı yaptıysa, Türkiye’de de, temelleri 12 Eylül darbesiyle atılmış olsa da,  AKP devrinde,  benzer bir gelişmeyi tespit etmek mümkün oluyor.

Türkiye sermaye sınıfı kendisine “istediği her şeyi veren”, palazlanmasını sağlayan AKP’yi destekledi. İktidarını konsolide etmesini sağladı. Devlete tamamen egemen olacağı yolu açtı. Yani şu ya da bu ölçüde demokratik olan rejimin ortadan kaldırılmasını olanaklı kıldı. Bunlara daha önce değinmiştim.

Bu süreç muhalefeti de kendisiyle aynı hizaya getirmesiyle devam etti. Yani AKP tüm devlet güçlerini kendi hizasında yeniden yapılandırdı. Nasıl Nazi Almayasında Reichtag Yangını gibi çeşitli manipülatif araçlar bu rejimi dönüştürme ereği doğrultusında kullanıldıysa,  Türkiye’de de, mesela, kitlesel ölümlerle sonuçlanan malum bombalamalar, 15 Temmuz darbe girişimi, faşizm inşası yolunda, benzer biçimde, manipülatif araçlar olarak kullanıldı.

AKP, parlamentoyu, adliyeyi, sivil ve askeri bürokrasiyi, yerel ve bölgesel yönetim branşlarını, medyayı, eğitim kurumlarını, sendikaları siyasal olarak kendisine entegre etti. İdeolojik devlet aygıtları üzerinde büyük ölçüde egemenlik kurdu. Elbette bunlardan kendisinin istediklerini harfiyen yapmalarını beklemeyecekti. Onların o zamana kadar ki işleyiş tarzlarını yeni rejimin gereklerine göre gözden geçirmelerini, kendilerini yeni rejimi hesaba katarak sınırlandırmalarını, yani buna göre kendi kendilerini kontrol altına almalarını temin etmek yeterli olacaktı.

Devletin bu senkronizasyon ihtiyacı gerektiğinde zor aygıtları kullanılarak sağlanacaktı. Özellikle son birkaç yılda, bu aynı ihtiyacın hukuksal kılıf altında yürütüldüğüne de tanık oluyoruz. Meşhur bir ifadeyle, hukuk siyasetin köpeği oluyor. Klasik faşizm örneklerinde de tanıladığımız gibi, bir süre sonra bu hukuksal kılıfa da gerek duyulmuyor tabii.

Yeri gelmişken, bütün bilindik faşizm deneyimleri dini, ortaçağ dinsel kurumlarını, ahlak anlayışını, kadına bakış açısını, güncel ihtiyaçlara uyarlanmış “asrı saadet” anlayışını yüceltirler, toplumsal sorunlar karşısında çözüm olarak sunarlar.

Kısacası, rejimin, “lider” in  bugünkü uygulamalarını meşrulaştıracak biçimde revize edilmiş veya yeniden kurgulanmış tarihsel anlayışlar, uygulamalar, tarihsel figürler ihya edilir. İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz, Latin Amerika deneyimlerinde bu hali saptayabiliyoruz. Bu arada, elbette faşizmlerin dinsel kurumlarla, din otoriteleri ya da ulemasıyla çıkar ilişkilerini de biliyoruz.  Mesela en son, 12 Eylül faşizminin dinsellleştirme programını hatırlayalım. Sermaye dini kullanmadan rejimini inşa edemez. Sürdüremez. Bugün Amerika’da sayıları  on milyonu aşan evanjelist seçmeni hesaba katmadan, Trump’ın siyasal başarısını anlayamayız.

Türkiye’de de durum farklı değildir. Özellikle de her “laik Atatürk cumhuriyetine bağlı” askeri darbeyle birlikte dinselleştirmenin, yani ortaçağ değerlerinin topluma, kültüre empoze edildiğini biliyoruz. Bugün de aynısı yapılıyor.

Buradan hareketle, “İslamo-faşizm” ifadesini kullanmak, taktik olarak doğru değildir. Bu ifadeyi kullananların meramını anlıyorum elbette ama uzun yıllardan beri dinselleştirme cenderesine sokulmuş kitlelerin zaten karışık olan zihinlerini daha da karıştırmak yanlıştır. Bunun yerine faşizmin kapitalist sömürüyle, sermaye sınıfının adaletsiz, baskıcı yönetimiyle ilişkisini gözler önüne seren bilindik marksist-leninist söylemlerimize başvurmamız en doğrusudur. Mesela, geçmişte kullandığımız “zam, zulüm, işkence, işte faşizm!” sloganı iyi bir örnektir. Bu tür yaratıcı, devrimci üretimleri ne yazık ki epeydir unuttuk.

İnsanların dini inançlarını hedef almak tam da din istismarı yapan, dinciliği teşvik eden sermaye sınıfının işine yarar. Bunun yerine, sermayenin sömürüsünü arttırmak ve sürdürebilmek için bu istismarı yaptığını kitlelere somut olarak göstermek gerekir.

Sosyalist devrimciler olarak teorik kapasiteden yoksunluğumuzu klişe özelliği taşıyan ideolojik söylemlerle ikame etmeye çalışıyoruz. Teorik üretim ihtiyacının amaca uygun, sade suya tirit, klişe ideolojik tüketimle telafi edilmek istendiğinde neler olduğunu geçmiş sosyalizm deneyimleri dolayısıyla biliyoruz.

Türkiye devrimci sosyalist hareketi, genel olarak,  liberalleşmenin etkisi altında kendi marksist-leninist kavramsal çerçevesinden ürker hale geldi. Böyle olunca, yaşanan gelişmelere teorik refleksler veremez oldu. Veyahut, utangaç bir marksizm-leninizme sığındı.

Bugün Türkiye’deki rejimin niteliği nedir? “Rejim” demek yetmez. Hangi, ne tür bir  rejim? “Efendim, buna tek adam rejimi , tek parti rejimi denmemelidir. Ama faşizm de denmemelidir”. Ne denmelidir peki? Bunun açık olarak ilan edilmesi,adının konulması  gerekir.  “Rejim” aşağı “rejim” yukarıdır gidiyor. Faşizm demekten kaçınılıyor (1). Üstelik bunu yapanlar, sınıfsal bir yaklaşımın şampiyonluğunu da yapıyorlar. “Sınıfsal”ı içi boşaltılmış retorik bir manivela gibi kullanmamak, neden faşizm olmadığını izah etmek gerekir.

Türkiye’deki rejimin adı faşizmdir. Onu basitçe “otoritaryanizm” e ( bugünlerde sıkça rastladığımız ifadeler olarak “otokrasi” veya “istibdat” a) indirgeyerek işin içinden çıkmak yanlıştır.

Bir komünist partisi internet sayfasında devrimci demokrat Avcıoğlu’nun YÖN hareketini kast ederek, “Türkiye YÖN’ünü arıyor” başlığını kullanıyor. Bir komünist partisi yönünü aramaz, yönünü arıyorsa, komünist olmaz, komünist partisi olmaz.

Bir komünist “Atatürk cumhuriyeti” ne de özlem duymaz. Cumhuriyetin tanım itibariyle kamusalcı bir rejim formu olarak (“respublica” kavramı, kamu için, kamu adına, kamuyla birlikte anlamlarının hepsini birden ihtiva eder), yükselişi esnasında burjuvazi tarafından sınıf egemenliğini meşrulaştırmak için daha çok  antik devirdeki biçimsel kabuğu vurgulanarak istismar edilmiş olduğunu vurgular. Burjuva diktatörlüğü koşullarında cumhuriyetin gerçek, tanımsal içeriğiyle gerçekleştirilemeyeceğini, salt biçimsel olarak dahi sürdürülebilir olmadığını ya da koşullara bağlı olarak sürdürülebileceğini ilan eder.

Öyleyse, “cumhuriyetçiyiz” derken, onun sınıfsallığı vurgulanarak, kastın emekçi sınıfın cumhuriyeti olduğu belirtilmelidir.

Burjuva “Atatürk Cumhuriyeti”  monarşi karşısında ileriye doğru büyük ve çok değerli bir adımdır. Monarşi karşısında ileri,  sosyalizm karşısında geridir.

Bugünkü faşist rejim karşısında “eski rejim”i, Atatürk Cumhuriyetini idealize eden, ona özlemi ima eden çağrılar kabul edilemez. TC, SSCB’ye dayanılarak kuruldu. Onunla beraber yükseldi. Yani cumhuriyetimiz, paradoksal olarak,  içerde komünizmi vahşice ezerek, ama dışarıda ona dayanılarak kuruldu.

SSCB çökünce, onun da mevcut haliyle ayakta kalması zor olacaktı elbette. Dolayısıyla Cumhuriyet devrimini Sovyet devrimini savunmadan savunamazsınız.  Sovyet devriminden sonra bu saptama bütün burjuva demokratik devrimler için de geçerlidir. Birincisi alt edilince, diğerleri de sorgulanır duruma düşürüldüler. Öyleyse, devrimlerimizi savunmak için hattı ileride, Sovyet devriminin gerisine düşmeyecek surette kurmak lazım. Yani sosyalizmde.

Özcesi, marksist-leninistler ülkelerindeki, dünyadaki olgu ve olayları kendi teorik çerçeveleri içinde, kendi kavramlarıyla analiz eder, tanılar, tanımlarlar. Liberalizmin, kemalizmin, sosyal demokrasinin vb bastonuyla yürümezler.

Türkiye’deki rejimin adını koyup, bu doğrultuda kitlelerde bilinç ve kamuoyu oluşturmak, taktik talepleri, toplumsal ittifakları, sloganları buna göre biçimlendirmeye çalışmak gerekir.

“Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” sloganı, marksist-leninistlerin sloganı olamaz. Olsaydı, zaten Akşener o sloganı kullanmazdı. Öyle değil mi? Artık geriye doğru kaçmaktan vazgeçilmesi gerekir.

Bir kemalist çıkıp, bugün Türkiye’deki rejim “Abdülhamid dönemini aratmayan bir istibdat rejimidir” derse, kendi siyasal anlatısı içinde anlaşılabilir bir iddiada bulunmuş olur. Ancak bu önermeyi bir komünist yaparsa, kendi teorik çerçevesi dışında, burjuva cumhuriyetçi bir saptama yapmış olur (2).

Şimdi aklıma geldi, mesela, İsrail konusunda bir tepki var, protesto var, ama İsrail nedir, adını koymak gerekmez mi?

Bir ülkeyi, bir toplumu sömürgeleştirmenin farklı yöntemleri olabiliyor. Bunlardan biri de, yerleşimci sömürgeleştirmedir. Kuruluş devirlerinde, Britanya şemsiyesi altındaki, ABD, Kanada, Avustralya,G.Afrika gibi ülkeler buna örnektir. İsrail de,  anglo-saksonların tercih ettikleri ve onu teşvik ettikleri bu söz konusu yöntemle Filistin’i sömürgeleştirmiştir. Yani sömürgeci devlettir. Filistin halkının ona silahlı direnişi en meşru hakkıdır. İsrail’in (birtakım “demokratik” zırvaları kayıt düşerek) varlığını tanımak siyonizmle, emperyalizmle saf tutmak demektir. Yakın geçmişte G.Afrika’da var olmuş apartheid rejiminin bir benzeri halen sömürge Filistin’de İsrail işgali altında sürdürülmektedir.

CHP YENİ REJİME HİZALANDI

Hizalanma süreci Baykal döneminde başladı. Kılıçdaroğlu sürece eşsiz katkılar yaptı. Yapmaya da devam ediyor. Onun yerine devlet onayıyla atanan Özel de elinden geleni yapmaya çalışıyor (3)

Muhalif kitleler nazarında inandırıcılığını yitirmiş olması nedeniyle faşist rejimin inşası ve sürdürülebilirliğini sağlamak bakımından katkı vermesi zorlaşan Kılıçdaroğlu yerine getirilen Özel’in öncelikli görevi, giderek genişleyen ve ağırlıklı olarak kendisini CHP’de ifade eden muhalefeti dizginlemek, “yeni Erdoğan” olmayı kafasına koymuş İmamoğlu’na yapılacak “hukuksal” operasyonlar sonrasında oluşacak tepkileri kontrollü olarak idare etmektir.

Bence en büyük başarısı da, Saraçhane’de rejimi yıkabilecek potansiyelini gerçekleştirmesine izin vermeden kitleyi dağıtması olmuştur. Saraçhane, siyasal ve kitlesel kompozisyonu itibariyle,  çok daha etkili olacak yeni bir Gezi’nin provasına dönüşmüştü.  Özel’in bu başarısı, rejimi sonraki CHP operasyonlarının uygulamaya konulmasında  daha da cesaretlendirmiştir.

Ancak, her geçen gün safları genişleyen ve tazyiki artan muhalif basınç karşısında Özel ikili bir baskıya maruz kalmış görünüyor. Bir yandan devletin verdiği görev ve bu yolda yukarıdan gelen baskı; diğer yandan, ağırlaşan ekonomik sorunların bunaltıcı baskısı altındaki muhalif halk sınıflarının, partisinde bu sınıfların sesine samimi olarak kulak veren grupların alttan gelen rejim karşıtı baskısı. Bu baskılar altında, oradan oraya koşturuyor. Bağırıyor, çağırıyor. Bunalıyor. Yukarı tükürse sakal, aşağı tükürse bıyık. İki arada bir derede, ne yapacağına karar veremiyor. Ne kendisini bulunduğu pozisyona atayan faşist rejimin ne de halk muhalefetinin beklentilerini tam olarak karşılıyor. Bocalıyor.

Bu arada Kılıçdaroğlu gibi, o da bu dönemin iktidar dilini o kadar çok içselleştirmiş ki, “hellalleşme”, “kul hakkı”, “Allaha havale”, “öbür dünyada hesap verme” vb retorikle kitlesini ikna etmeye, inandırmaya, bir arada tutmaya gayret ediyor.

Ha bunu yaparken, “Tayyip bey” e olan samimi hayranlık duygusundan kaynaklanan saygısını asla kaybetmiyor. Mesela Tayyip Erdoğan “CAHAPE” derken, o “AKP” demeyi bile saygısızlık olarak görüp, “AK PARTİ” diyor.

Kural, kurum, anayasa tanımayan rejimin gayri meşruluğunu ilan etmek şöyle dursun, onu yeniden meşrulaştırmak için her türlü gayreti gösteriyor. O kadar öyle ki, Erdoğan tarafından verilmiş bütün görevlerden yüzünün akıyla çıkarak onun tarafından Adalet Bakanlığı makamına layık görülmüş eski savcıyı, “Tayyip bey” e ve ailesine tuzak kurmuş olduğu iddiasıyla şikayet ediyor.  Bu zatın planlanmış şerrinden korumak için adeta Tayyip Erdoğan’ın ve ailesinin, partisinin üzerine kapanıyor.

Sanki o bakan ta başından Tayyip Erdoğan’ın himayesinde, onun direktiflerini yerine getirmemiş, geldiği her yere onun verdiği görevleri hakkıyla yerine getirdikten sonra yine onun tarafından atanmamış gibi. Biçare Özel, Tayyip Erdoğan’a aldatılmaya açık, saf olduğunu, bu bakanın onu istismar ettiğini anlatmaya çalışıyor. Şikayet ediyor. “Tayyip bey” herhalde Özel’in bu çırpınışlarına gülüyordur.

“Saf” olan kim? Erdoğan, hem o bakanı hem de Özel’i suya götürüp susuz getirir. Elbette, bakanı da ihtiyaç duyduğu yere kadar kullanıp, sonra bir yana atacaktır. Daha önce diğerlerine de yapmış olduğu gibi. Tabii  ellerindeki bilgi ve belgelerle birlikte.

Özel bu son çıkışıyla, Erdoğan karşısında kendisini Gürlek ile aynı seviyeye hizalamıştır. Ne de olsa, Erdoğan Gürlek’in olduğu gibi, onun da üstüdür. Bakanla aralarındaki didişmeye Erdoğan’ın onun lehine müdahil olmasını istiyor. Şimdi saf olan kim?

Özel alttan gelen baskıyı karşılayabilmek için olsa gerek, kendi çapında rejime şantajlar yapmaya çalışıyor. Tabii şantajlarının arkasında duramıyor. Kendisini inkar ediyor. Tükürdüğünü yalamak zorunda kalıyor. Şu son “ara seçim” şantajında görüldüğü gibi.

Bu manzaraya bakıldığında, eğer ülke ve dünya koşullarında aksi yönde bir gelişme olmazsa, Erdoğan’ın bir dönem daha yoluna devam edeceği görülüyor. Zaten Cumhur İttifakı son Kürt açılımıyla takviye de edildi. Erdoğan-Bahçeli-Öcalan bloğuna dönüştü. Eh, ta başından ve ittifak dışından değişen CHP yönetimlerinin desteği de var. Şimdi de ha Özel ha Kılıçdaroğlu, ne fark eder? Bu şartlarda, daha ne olsun!

NOTLAR

1) Bugünkü faşizm, ABD liderliğindeki emperyalist hegemonya sisteminin sönme sürecinin 2008 bunalımını izleyen süreçte ivmelendiği, finans-kapitalin uluslararasılaştığı koşullarda yükseliyor.

Bu hal kendisini sadece sisteme meydan okuyan ülkelerle yaşanan gerilim, çatışma veya dolaylı savaşlarda değil, sistemin merkez ve uydu bileşenleri arasında, ve tabii bunların her birinin kendi içlerindeki gerilim ve çelişkilerde de dışa vurmaktadır. Mesela, uydulaştırılmış AB ülkelerinde, İngiltere’de faşist partilerin giderek güçlenmesi, sağıyla, soluyla merkez siyasal güçlerin mevcut uydulaştırılmış yapı içinde hareket yeteneklerinin kalmamış olmasıyla doğrudan ilişkilidir.

Hegemonya krizinin ağırlaştığı koşullarda uluslararası finans-kapital ve onu arkalayan askeri-politik güç olarak ABD, uydu devlet yapılarına doğrudan müdahale etme olanağına sahiptir. Gerektiğinde, aksayan büyük sermaye öğelerini de etkisizleştirebilmektedir.  Bugün bunu, finans-kapitalin uluslararasılaştığı koşullarda, geçmişte sahip olmadığı bir cevvaliyetle gerçekleştirebilmektedir. 20’li, 30’lu yıllardaki faşizmler benzer bir işlevi yerine getirebilmek bakımından bugünkü kadar avantajlı değillerdi.

Kendisi de aristokrat-sanayici ünlü bir İtalyan ailesinden gelen değerli film yönetmeni L.Visconti La caduta degli dei (Tanrıların Düşüşü) adlı önemli filminde, Alman aristokrat-sanayici Krupp ailesini çağrıştıran bir aile üzerinden Nazi iktidarının büyük sermaye sınıfıyla ilişkisinden bir kesiti sergilemektedir. Rejime entegrasyona ayak direyen ya da tereddütleri olan bir sermaye grubunun nasıl hizaya getirildiği gösterilmektedir.

Bu filmin yansıttığı bir başka gerçeklik de, Epstein sınıfının bugüne özgü bir olgu olmadığı, emperyalist sermaye tarihi kadar geriye giden bir tarihinin olduğudur. Helmut Berger’in çok başarılı oyunculuğuyla yorumladığı Martin tipi bu sınıfın bütün çürümüşlüğünü gözler önüne sermektedir.

2) Bir de, “cumhuriyetin kurumlarını ortadan kaldırdılar, onu yıktılar, hilafeti geri getirmeye çalışıyorlar” gibi saptamalar yapılıyor. Bununla kast edilen meramı anlıyorum ve kabul ediyorum. Karşı propagandamızı daha vurucu hale getirmek için bunu retorik olarak kullanıyoruz. Buraya kadar tamam. Ancak teorik düzeyde, bu ifadeler gerçekliği yansıtmıyor. Cumhuriyet yıkılmadı, kurumlarının hemen hepsi olduğu yerde duruyor, sorun onların işlemiyor, işletilmiyor olmasıdır. Veyahut bilindik içeriklerinin faşist rejimin isterlerine göre boşaltılmış ya da dönüştürülmüş olmasıdır. Anlatmak istediğim de bu. Günümüzün faşizmleri böyle bir görüntünün çok daha işlevsel, çok daha düşük maliyetli olduğunu görüyor, düşünüyorlar. Zaten devasa enformasyon, komünikasyon ağlarını, küresel ölçekte, öncellenmemiş ölçüde kontrolleri altında tutuyorlar. Bu söz konusu ağların inandırıcılığının, ikna kabiliyetinin  bu “mış gibi” görüntüsü verilmeden zaafa uğrayacağını düşünüyorlar.

Hilafete gelince, bugünkü iktidarın hilafeti tekrar kurmak gibi bir derdi yok. Kurmak istediğini, kurabileceği şeyi  15 Temmuzdan itibaren kurdu zaten. Hilafet, İslam dünyasının belli bir teolojik anlayışa referans veren siyasal-teokratik üst örgütüyse, bugün ulusal ya da kabile konfederasyonları halinde devletleşmiş çok sayıdaki yapı üzerinde hangi meşruiyetle bunu yapacaksınız? Diyelim ilan ettiniz, kim takar? Ben hilafetim, şu da halifedir demekle olmaz. Osmanlı hilafeti de 19.yüzyılda, Osmanlı devletine,  Britanya’nın uydusu haline geldiğinde, onun geniş bir müslüman nüfusun yaşadığı coğrafyalardaki kolonyal çıkarlarını güvenmce altında almak adına bahşedilmişti. Ki, o zaman dahi İslam camiasında tartışmalı bir konumdaydı. Bugünün dünyasında böyle bir talep veya niyet reel bir değere sahip değildir. Retorik ve gerçekliği birbirine karıştırmayalım.

3) Bu aynı hizaya getirme çabası DEM partisine yönelik olarak da “terörsüz Türkiye” anlatısı etrafında gerçekleştiriliyor. Bu bakımdan Öcalan’a, Kılıçdaroğlu’na verilen role benzer bir rol verildiği görülüyor.

Bu faşizm uygulamasının emperyalist hegemonya sisteminin kendisini büyük tehdit altında hissettiği, böylece  uydularına, yönlendirme anlamında,  doğrudan müdahale edebilme ihtiyacı duyduğu koşullarda gerçekleştiğini aklımızda tutalım. Yön gösterilir, uygulama şekli işin başındakilere bırakılır.

Sık sık AKP’nin bir emperyalist proje  olduğu söyleniyor. Buna şunu da ilave etmek gerekir:  Projeler değişen koşullarda tadil ya da revize edilebiliyorlar. Yeni koşullara, direnişlere, ayak sürümelere, hesaplanamamış gelişmelere göre konumlar, politikalar, ittifaklar, taktikler gözden geçirilebiliyor.

Hakim Kürt siyaseti de, Öcalan Türkiye’ye ABD tarafından belli kayıtlarla teslim edildiği sıralarda, uygulamaya konacak emperyalist BOP stratejisinin isterlerine göre , AKP gibi projelendirildi. Özellikle 2007’den sonra CHP’ye el atıldı. Kılıçdaroğlu, proje “yeni CHP” nin ilk genel başkanıdır.

Bugün faşist rejim uluslararası finans oligarşisinin taleplerine uygun olarak mevcut siyasal yapılanmaya hizalanmayı ve dolayısıyla rejimin bekasını temin edecek biçimde yeni bir ayar vermek istiyor.

 

 

OPEC çözülürken…

OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü)  1960 yılında İran, S.Arabistan, Irak, Kuveyt ve Venezuela tarafından kuruldu. Daha sonra Libya, Katar, BAE, Endonezya, Cezayir, Nijerya,  Angola, Gabon gibi ülkeler de örgüte dahil oldu. 1973’de örgüte üye olan Ekvator, 2020’de, üretim kotası konusundaki görüş ayrılığı yüzünden, örgütten ayrıldı. 2016 yılında Kanada, Mısır, Umman, Norveç gibi ülkeler örgütle etkin işbirliği ve ortak hareket etme kararı aldılar.

OPEC ham petrol arzının 2/3’sini gerçekleştiriyor. (2025 itibariyle tüketilen ham petrolün  yaklaşık yüzde 20’si) Arz ve fiyat üzerinde,  üyeler için her zaman bağlayıcı olmasa da,  belirleyici oluyor. Enerji piyasasının çok büyük bir kısmını kontrol ediyor. Piyasa disiplini sağlıyor. Her ne kadar reddetse de, fiilen bir kartel gibi işliyor.

Dün aldığı bir kararla, örgütün önemli bir üyesi olan BAE OPEC’ten ayrıldı (1). İran’a saldırının başlamasından, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasından ve nihayet ABD’nin blokajından sonra İran Körfezi’ne kıyısı bulunan çok önemli ihracatçılar giderek ağırlaşan bir ekonomik krizin içine girdiler. OPEC’in bu duruma müdahale edebilecek politik yetkisi ve gücü olmadığı için BAE maruz kaldığı bu gelişme sonrasında kendi başına çıkış yolları aramak için örgütten ayrıldığını açıkladı.

OPEC’in işlevsizleşmesi, aslında onun fiilen çözülmesi anlamına da geliyor. İran ve Venezuela’ya yönelik yaptırımların başlamasından sonra örgüte dahil bu iki ülkenin ham petrol satışının önemli bir bölümü OPEC disiplini dışında kalmıştı zaten. Diğer OPEC üyeleri bu iki ülkenin maruz kaldığı yaptırım uygulamaları karşısında bir şey yapmadılar. Hatta bu hali kendi ekonomik çıkarları için istismar ettiler.

İki kurucu üye İran ve Venezuela, bu arada OPEC’le bağlantısı olmayan Rusya da bu yaptırımları Kara Filo veya Gölge Filo olarak tabir edilen, bir takım aldatıcı taktiklerle, duruma göre değişen bandıralar (bayraklar) kullanan, alıcı-yanıtlayıcı sinyal sistemini (AIS- Otomatik Tanıma Sistemi) devre dışı bırakan, hemen hepsi 15 yaşın üzerinde gemilerden oluşan (bu tankerlerin sayısının 1000-1500 arasında ve çoğunun Rusya’ya ait olduğu tahmin ediliyor) filoyla, yani bir tür korsan taşımacılık yapan tankerler aracılığıyla yaptırımları deliyorlar (2).

Varış ülkesine ulaşmadan önce petrol ihraç ettikleri başka ülkelerin (mesela, Malezya, Endonezya) karasularında tankerden-tankere aktarım yaparak yaptırımı delme işini kitabına uyduruyorlar. İthalatçı ülke, diyelim Çin, Malezya’dan satın aldığı petrole, İran petrolünü karıştırarak kayıtlara Malezya petrolü olarak geçirdiği ham petrolü bu şekilde rafinerilerine ulaştırıyor.

Bilindiği gibi, zaman zaman Ukrayna dronlarının bu şekilde Rus ham petrolünü taşıyan tankerlere saldırısı haber oluyor. En son İstanbul Boğazı yakınlarında bu tür bir saldırı gerçekleşmişti.

Halen Çin’in bu Gölge Filo yöntemiyle İran’dan günlük 1.8 milyon varil civarında ham petrol almakta olduğu tahmin ediliyor. Bu Çin’in savaş öncesinde İran’dan satın aldığı ham petrol miktarından fazla. Üstelik Çin bu petrolü kendi para birimiyle, yani daha ucuza alıyor. İran’la alışverişte Çin para birimi kullanılması, böylece SWIFT ödeme ağı dışında kalınması bu yaptırımları delme işini kolaylaştıran bir faktör oluyor.

Böylece İran, Çin’le yaptığı bu alışveriş sayesinde üzerindeki ekonomik baskıyı azaltabiliyor (İran’ın bu “gölge filo” ticaretinden kazancı aylık 5 milyar dolar civarında, blokajın Amerika’ya günlük maliyeti ise (kendilerinin verdiği rakama göre) yaklaşık 300 milyon dolar, bu da bir ayda yaklaşık 9 milyar dolar eder) Direnişini sürdürülebilir kılıyor. Elbette bu alışveriş OPEC disiplinine tabi de olmuyor. Yani OPEC’in İran için önemi fiilen yok mertebesindedir.

Çin’in, savaş öncesinde, Hürmüz Boğazı üzerinden satın aldığı ham petrol günde 5 milyon varil civarındaydı. Amerika ve İsrail’in İran’a saldıracağını çok önceden gören Çin, ucuz İran ham petrolü alımlarını arttırarak stratejik rezervlerini de arttırmaya başlamıştı. Halen de bu satın almaları aralıksız sürüyor.

Bir kere, Çin İran’ı ekonomik olarak giderek kendisine daha bağımlı hale getirmiştir. Kısmen  OPEC’in kontrolünden çıkmış olan İran’ı fiilen ve tamamen bu örgütün dışına taşımıştır.

OPEC’in çözülmesi büyük alıcı olan Çin’in ve büyük ihracatçılardan biri olan Rusya’nın lehinedir. Her şeyden önce, ham petrol arz ve fiyatının OPEC kartel uygulmasından kurtarılması, petro-dolar sisteminde gedik açılması gibi sonuçları olur.

Enerji arzı ve fiyatını belirlemek bakımından OPEC, S.Arabistan gibi büyük bir üretici ve ihracatçı için çok önemlidir. Ancak, İran yaptırımlarıyla başlayan, S.Arabistan’ın da ABD’ye  destek verdiği süreç, şimdi dönüp S.Arabistan’ı vurmuştur.

İran’a karşı yaptırımlar başlayıp, genişletildiğinde S.Arabistan, İran’ın düşen üretimi ve ihracatı dolayısıyla kârlı konumdaydı. Yaptırımların sürmesinden, İran’a savaş açılmasından yanaydı. Ancak evdeki hesabı çarşıya uymadı.

Son olarak BAE’nin örgütten ayrılması, İran adına, Umman’dan sonra ikinci bir ham petrol ihracatçısı Körfez ülkesinin nötralize edilmesi anlamına gelir. Yani bu ayrılık İran’ı, özellikle diplomatik bağlamda, olumlu etkiler.

Hürmüz Boğazı sorunu orta vadede Çin’in İpek Yolu’nu canlandırma siyasetini daha anlamlı ve ivedilik arz eden bir proje haline getirecektir. Bu çerçevede,   Batı Asya’dan, Sibirya’dan Çin’e uzanan ham petrol ve gaz boru hatlarının yapımının hızlandırılması gündemdedir.  Altyapı yatırımlarının hızlandırılmasıyla söz konusu coğrafyada ekonomik entegrasyon da hızlanacaktır.

Günlük ihracatı savaş öncesinde 4,5 milyon varil/gün olan BAE şimdi nasıl bir yol izleyecek? BAE’nin ülkenin güneyinde, Umman sınırında, Hürmüz Boğazı’nın girişine yakın, Basra Körfezi dışında kalan, Umman Denizi üzerinde yer alan Fujairah(Fuceyre) Limanı var. Petrol üretim alanlarından bu limana uzanan 350 km uzunluğunda bir boru hattı ve bölgenin en büyük depolama alanlarından biri var. Bu hattın günlük kapasitesi en çok 1,8 milyon varil kadar. Yani bu hat üzerinden BAE Hürmüz Boğazı’nı bypass edebilme olanağına sahiptir. Bundan sonra BAE belki bu hattın kapasitesini artırmaya girişecektir.

Yalnız, Boğaz’ın o tarafındaki girişte, Fujairah’ın kuzeyinde yer alan Umman’a ait Musandam Yarımadası ( Ruus Al Jibal)  var.  Yani BAE’ nin Boğaz’ı kontrol etme olanağı yok. Ancak, Fujairah Limanı ve anlaşabilirse Umman üzerinden ihracatını sürdürebilir. Belki Katar, Bahreyn, S.Arabistan ve Kuveyt gibi ülkeler de aynı yolu deneyebilirler. Bu durumda, Umman kritik ve stratejik bir ülke konumuna gelir.

Tabii böyle bir gelişme Umman’ı istikrarsızlaştırabilir, bu duruma da İran kayıtsız kalmayabilir. Çünkü Umman halkının aşağı yukarı yüzde 70’i eski Haricilik’in devamı olarak görülebilecek İbadi mezhebine bağlıdır. Haricilik veya İbadilik üçüncü büyük İslam mezhebidir. Bir mezhep olarak Şiiliğe olan mesafesi Sünniliğe göre daha kısadır. Genel bir ifadeyle, onlar da, İmamet geleneğine tabi olmasalar da, Alicidirler.

Son olarak, Çin’in hali hazırda izlediği “sessiz politika” aracılığıyla İran üzerinden enerji piyasasının çok önemli bir bölümünü, kendi lehine, yeniden dizayn etmeye çalıştığı iddiasının meşru olduğunu söyleyeceğim. Mesela, BAE’nin bu son attığı adımdan sonra Çin, BAE ham petrolünü de kendi arzu ettiği koşullarda temin edebilecektir.

Çin, ABD’nin dar çerçeveli, “acilci” görüş açısının karşısında kendi sabırlı, uzun erimli entegre planlara dayanan, geniş açılı bakışıyla hareket ediyor.

NOTLAR

1) Dikkat edilirse, BAE bu kararını almadan önce ham petrolünün en önemli alıcısı olan Çin’e üst düzeyde bir ziyaret gerçekleştirmiş, muhtemelen bu kararı öncesinde Çin ile bir durum değerlendirmesi yapmıştır. Çin’in bir süredir tedarikçi ülkelere Çin para birimiyle satış yapmaları için telkinde bulunduğu bilinmektedir. OPEC disiplini bunun gerçekleştirilmesi bakımından uygun değildir. Çünkü 1973 yılının sonunda temeli atılmış olan petro-dolar düzenine göre yeniden yapılandırılmış bir örgüt (OPEC ve petro-dolar düzeni arasındaki bağlantı ihmal edilmemelidir). Bu durumda, İran Çin için diğer tedarikçilere göre daha avantajlı olmaktadır.

Bu kararın alınmasında bir diğer faktör de, son yıllarda BAE ve S.Arabistan arasında ekonomi-politik rekabetin kızışması, BAE’nin S.Arabistan gölgesinden kurtulmak istemesi olabilir.

Geçerken, bu iki ülkenin  (elektrikli otomobiller, alternatif enerji kaynakları alanında yaşanan gelişmeler karşısında) gelecekte petrole olan talebin azalacağını öngörerek, 2016’dan itibaren sadece petrole dayalı olan ekonomik yapılarını, yüksek teknoloji, turizm, finans gibi sektörlerin ağırlıklı olacağı yeni bir modele göre değiştirmeyi programladıklarını biliyoruz. Bu program doğrultusunda en az bir trilyon dolar civarında bir yatırımı öngördüklerini o zaman kendi açıklamalarından öğrenmiştik. Yani bu iki ülkenin bu aşamada en çok ihtiyaç duydukları şeyin bölgesel ve ona sıkıca bağlı iç istikrar olduğunu belirtmek gerekir.

(2) Rusya, Çin ve İran gibi Amerikan yaptırımların tehdidi aitında bulunan Amerikan hegemonyasına meydan okuyan ülkeler (ki bunlar işgal edilmeleri hemen hemen olanaklı olmayan, şu ya da bu ölçekte, geniş karasal ülkelerdir), ABD’nin denizler üzeindeki kontrolünü aşmak için enerji boru hatlarına, limanlarla bağlantılı demiryollarına (Pakistan’da, ABD-İran savaşından sonra giderek önemi artan, Arap Denizi kıyısında Çin tarafından işletilen Guadar Limanı örneğinde olduğu gibi) ve tabii bu gölge  deniz filolarına ihtiyaç duyuyorlar. Amerika’nın deniz gücü eski seviyesinde olmadığı için bu filolarla baş edemiyor.

Gerek Ukrayna ve gerek İran’daki savaş bize ABD’deki sanayisizleşme tercihinin askeri sanayisini de olumsuz etkilemiş olduğunu gösterdi. Artık Amerika eskisi gibi sürekli ve seri halde işleyen askeri sanayi tesislerine sahip değil. Silah stoklarını seri şekilde yenileme kapasitesini yitirmiş halde. Yerlerine süratle yenilerini koyamıyor. Fabrikaların yerini bankalar alınca…

Rusya da topa giriyor

Öncelikle dünyada son zamanlarda olup bitenleri Trump’ın psikolojisi, davranışları, siyasal tarzı etrafında açıklayan ve böylece bilerek ya da bilmeyerek emperyalizm olgusunu gözlerden saklayan, cereyan eden olumsuz işlerin tek sorumlusu olarak onun kişiliğini işaret eden anlayışla mücadele etmek gerektiğini tekrar vurgulamak istiyorum.

Trump, daha önceki yönetim tarafından uygulanmış ama beklenen sonuçları vermemiş, dahası, Amerika’nın en başta Ukrayna olmak üzere, belli kritik sorunlarda köşeye sıkışmasına yol açmış, hegemonyasının sönme sürecinin hızlanmasında etkili olmuş emperyalist stratejiye alternatif bir stratejiyi uygulaması için sahneye sürüldü.

O kadar öyle ki, seçim kampanyası sırasında “kulak tozunu alan” suikast girişiminin onun seçilme şansını arttırmak için düzenlenmiş olduğunu bile düşünüyorum.

Yani Amerika’nın sıkışmışlık halini aşabilmesi için yeni bir emperyalist stratejiye ve bunu uygulayabilecek figürlere  ihtiyacı vardı.

Biden yönetimi, Ukrayna sorununda stratejisini Rusya’nın mutlak şekilde baskılanması, her taraftan kıskaca alınması, böylece ekonomik bir çıkmaza sürüklenmesi, sonuç olarak, savaşta alacağı yenilgiyle, Putin yönetiminin devrilmesi üzerine kurmuştu.

Olmadı. Rusya dayandı. Ekonomisi başlarda biraz tökezlese de, tekrar toparlandı, hatta Ruble eskisinden de güçlü hale geldi. Yani tek yanlı yaptırımlar, Rusya gibi zengin kaynaklara, olanaklara, deneyimlere sahip bir ülke söz konusu olunca işlemedi.

Rusya üzerindeki askeri baskının arttırılması, son olarak Ukrayna’ya Rusya içlerini vurabileceği füzelerin verilmesi, Rusya’nın nükleer şantaja maruz bırakılması, ABD ve müttefiklerini doğrudan bir savaşın eşiğine getirdi. Bu aşamada Rusya varoluşsal çıkarları için nükleer silah kullanmaktan kaçınmayacağını açık olarak ilan etti. Ukrayna savaşı kaybediliyor, Amerika daha öte hamleler yapabilecek durumda görünmüyordu.

Bu arada Çin, ABD karşısında alan kazanmayı sürdürüyor, özellikle ekonomik olarak ABD aleyhine  palazlanmaya devam ediyordu.

İran sorununda, İsrail’in ısrarlı savaş talebine karşılık,  kararsızlıktan kaynaklanan bir eylemsizlik hali gözlemleniyordu.

Yanı sıra, Amerika ekonomik olarak çıkmaza sürüklenmekteydi. Cari açığı kapanması olanaklı görünmeyen boyutlara ulaşmış, dış borcu aşağı yukarı 38 trilyon doları aşmış, bunun için her yıl ödediği faiz de 1 trilyon doları aşmıştı (10 yıl içinde faiz için ödenen bu meblağın ikiye katlanacağı öngörülüyor). Ülkenin borcu her gün yaklaşık 7 milyar dolar artırıyordu. ABD, uluslararası finans kapitalin küreselleşme stratejisi içinde üstlendiği yeni rolle sermaye ihraç eden bir ülke olmaktan çıkmış, sıcak para girişlerine muhtaç, esas olarak sermaye ithal eden bir ülke haline dönüşmüştü(1).

Herhalde en kaygu verici olan, izlenen söz konusu stratejiyle, ABD’nin rakiplerinin (Çin, Rusya, İran vb) ona karşı bir jeo-ekonomi-politik blok oluşturmalarına meydan verilmiş olmasıydı. Bu blok sürekli genişleme ve güçlenme eğilimleri sergiliyordu.

Trump bu sıkışmışlık halinde sahaya sürüldü. Yeni bir emperyalist stratejinin uygulanması zarureti vardı. MAGA bu ihtiyacın manifestosu olarak görülmelidir. Şimdiye kadar uluslararası finans kapitalin isterleri, ABD devletinin de isterleri olarak görülmüştü. Ancak, Trump’ın bu duruma özsel anlamda bir itirazı olmamakla birlikte,  bunun artık  bir- çok yönden Amerika tarafından taşınması zor bir yük oluşturduğunu dile getiriyor, ülkesi bu söz konusu uluslararası misyonu yerine getirirken  ulusal çıkarları lehine bazı düzeltmelerin yapılmasını  talep ediyordu. Yani ülkesinin yeni ulusal ihtiyaçları, talepleri dikkate alınırsa, uluslararası misyonunu daha rahat gerçekleştireceğini söylüyordu. Elbette, bu ulusal talepler, ancak uluslararası finans kapitalin talepleriyle çatışmadığı sürece tolere edilebilirdi.

İşte bu koşullarda, Trump’ın söylemi gerek müttefikleri ve gerekse rakipleri tarafından çelişkili, tutarsız bulunuyordu.  Örnekse, Ukrayna sorunu etrafındaki sözleri onun barışçı bir görüntü vermesine; ama aynı zamanda, Gazze ve İran sorunlarıyla ilgili sözleriyse, savaşçılığının kanıtı olarak sunuluyordu. Konuya emperyalist strateji çerçevesinde bakılmadığında, söyledikleri kişisel kafa karışıklığına yoruluyordu.

Ancak, Trump yönetiminin kafası karışık değildi. Tersine, gayet netti. Yeni alternatif stratejiyi gerçekleştirmeye çalışıyordu. Yani ne yaptığını iyi biliyordu.

Mesela, Ukrayna politikasının yürümediğini, beklenen sonuçları vermediğini, özellikle NATO’daki müttefikleri nezdindeki güvenilirliğini aşındırdığını, Rusya’nın sahada mevzi kazandığını, nükleer savaşın eşiğine gelinmesinin ve rakip güçlerinin karşı blok oluşturma girişimlerinin, savaşın neden olduğu ekonomik külfetin Amerika’yı köşeye sıkıştırdığını saptıyor, buradan çıkmak istiyordu. Rusya’ya barış vaat ederek onu diğer rakiplerle kurduğu bloktan koparmaya ve aynı zamanda bir nükleer savaş olasılığını bertaraf etmeye  çalışıyordu.

Gazze, Lübnan ve İran konularındaysa, şahince bir tavır alıyordu. Bütün müttefik ve rakipleri temel ham petrol, doğal gaz ve petro kimya ihtiyaçlarını ağırlıklı bu bölgeden temin ediyorlar. Amerikanın bu ihtiyaçları temin eden müttefik bölge ülkelerine karşı da üstlenmiş olduğu yükümlülükler vardı. ABD hegemonyasının sürdürülebilmesi bakımından çok önemli bir rol oynayan petro-dolar aracı bu bölgenin kontrolünü vazgeçilemez bir konu haline getiriyordu. Bu bölgede nükleer silahlı bir rakip güce tahammül edemezdi. Trump daha ilk başkanlığı sırasında İran’la yürütülen nükleer antlaşmadan çekilmişti.

Elbette, bu yeni strateji pürüzsüz uygulanamayacaktı. Çünkü Amerikan yönetiminin hegemonyasını takviye edebilmek için müttefiklerinden  onları rahatsız edecek, müttefiklik anlayışıyla çelişiyor gibi görünen talepleri olacaktı.

Önceki hegemon Britanya döneminden iyi biliyoruz ki, hegemon sistemine tabi uydularına onlar için değerli bir takım avantajlar sağlamak zorundadır. Bilinen bir sözdür:  ” Yandaşlarına bir şey vermezsen, neden senden yana olsunlar?”

O zaman Britanya, Avrupa’daki malum uydularına kendi aleyhine işleyen ticari avantajlar temin etmişti. Bu sayede, kendisiyle ticareti onlar için gayet avantajlı kılmıştı. Bu asimetrik ticari ilişkiden kaynaklanan cari açıklarını da kolonilerini daha fazla sömürerek telafi edebiliyordu.

Benzer biçimde, ABD de, 2.Dünya Savaşı sonrasında oluşan dünya düzeninde Avrupa ve Asya’daki (Biraz farklı bir bağlamda Çin buna, ilk adımı 1972’de atılmış olsa da, tam olarak, 1989’dan itibaren dahil olacaktı) uydularına, kendisine tam itaat gibi belli yükümlülükler karşılığında, onların ekonomisi bakımından vazgeçilmesi zor avantajlar sağlayacaktı. Kendi lehine oluşacak cari açığı da, müttefiklerinin ticari fazlalarını dolarda tutmalarını sağlayarak, Amerikan finansal kurumlarında değerlendirerek ve tabii diğer ülkeleri daha fazla sömürerek telafi edecekti.

Soğuk savaşın sona ermesinden sonra da bu asimetrik ticari ilişkiler sürdürüldü. Gelgelelim,  başlıca düşmanın ortadan kalkmasından sonra oluşan yeni koşullarda itaat ilişkileri anlaşılır nedenlerle oldukça gevşedi. Bir rehavet ortamı oluştu. Hatta NATO’nun artık gerekli olup olmadığı dahi müttefikleri tarafından sorgulanmaya başlandı.

Yeni rakip güçlerin de yükselmesiyle, mevcut hegemonya sisteminin maruz kaldığı tehditler karşısında müttefiklere yeni bir ayar vermek zaruret haline geldi. Ukrayna’daki sıkışma bu zaruretin net olarak idrak edilmesine vesile oldu.

Öte yandan, uluslararası finans kapitalin talebi olarak uygulanan küreselleşme stratejisi ya da neoliberal emperyalist strateji finansallaşma eksenlidir. Buna göre, cari açıklardan kaçınılması, kamu harcamalarının baskılanması, emek-gücü ücretinin düşük tutulması, sermayenin vergi yükünün azaltılması olmazsa olmaz isterlerdir. Bu koşullarda da, kapitalist dünya ekonomisi genelinde toplam talep genişlemez, daralır. Sonuçta, kapitalist ekonomiler üzerindeki kriz baskısı artar. Bu baskıyı içinde bulunduğu asimetrik ticari ilişkiler dolayısıyla Amerika’nın çok daha fazla hissedeceği açıktır.

Trump’ın Avrupa, Japonya,Kanada ve G.Kore gibi müttefiklerine karşı kullandığı söylemi bu çerçevede değerlendirmek lazımdır. Şimdi Trump yönetimi, müttefiklerine bu kadar yeter, biraz bu ticareti dengeleyelim, petrolü, gazı benden alacaksınız, askeri harcamalarınızı arttıracaksınız (benden daha fazla silah alacaksınız anlamına da geliyor tabii) diyor, gümrük vergilerini arrtıracağını ilave ediyor.

Özcesi, bu çelişkili gibi görünen ekonomi-politik talepler, tedrici düşüş sürecindeki  Amerikan hegemonyasının yeniden takviye edilebilmesi bakımından  gayet anlaşılabilir, kendi içinde tutarlı yeni bir stratejisinin bileşenleri olarak görülmek gerekir. Tabii bu stratejinin kendi içinde çelişkili olmaması, uygulamada müttefikleriyle gerilimlere, hatta çatışmalara yol açmayacağı anlamına gelmiyor.

DMITRİ PESKOV’un INDIA TODAY’e VERDİĞİ MÜLAKATIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Geçen hafta,Kremlin sözcüsü ve Başkan Putin’in basın sekreteri,  diplomat Peskov’un India Today’e vermiş bir olduğu bir mülakat dolayısıyla Rusya’nın diplomatik düzeyde resmen İran-Amerika savaşına müdahil olmak istediğini, bu yolda, taraflar arasındaki en önemli anlaşmazlık maddesi olarak görülen bir konuda çok önemli bir teklifi taraflara iletmiş olduğunu öğreniyoruz.

Buna göre Rusya, İran ve Amerika’ya İran’ın uranyum saflaştırması sorunuyla ilgili iki teklif götürmüş. Birinci olarak, İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumun (2) Rusya tarafından İran’da işletilen nükleer enerji santralında nükleer enerji yakıtı haline dönüştürebileceğini, yani barışçıl amaçla kullanılmasını temin edebileceğini teklif etmiş. İkinci olarak, İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunu Rusya’da, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetiminde depolayabileceğini belirtmiş. Her iki öneri de, İran olumlu yaklaşırken, ABD tarafından reddedilmiş.

Amerika, Çin’den sonra bir başka meydan okuyan devletin,  Rusya’nın da, diplomatik düzeyde  bir ortadoğu sorununda inisiyatif almasını istemiyor.  Böyle bir inisiyatif almanın her iki ülkenin hem bölgede hem de dünyada prestij kazanmalarına yol açacağını görüyor. Dünya ülkeleri arasındaki sorunlarda,  bundan böyle  iki ülkenin müdahil olmaları beklentisinin artacağı, bunun da  çok kutuplu dünya düzeninin fiilen işlerlik kazanmasına katkı yapacağı endişesi taşıyor. Kısacası, iki ülkenin kendisiyle rekabetlerinde el yükseltmelerine yol açacak bir adım atmak istemiyor.

Oysa hemen hemen bütün yorumcuların hemfikir oldukları gibi, bu savaşın sürmesi en çok Rusya’nın işine yarıyor. Şubat ayı başlarında  Rusya Merkez Bankası hükümeti, dramatik olarak düşen gaz ve ham petrol satışları nedeniyle ekonomik kriz olasılığı konusunda uyarmış, tasarruf çağrısı yapmıştı. Rusya’nın bu yılki büyümesinin yüzde 1’in altında kalacağı zaten öngörülüyordu. Bu durumda, hükümet güvenlik harcamaları dışındaki bütün kamu harcamalarında yüzde onluk bir kesinti kararı almıştı.

Tam bu sırada savaşın patlaması, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması petrol, gaz ve petro- kimya ürünlerinin fiyatlarının yükselmesi (Rusya dünyanın ikinci büyük gübre ihracatçısı) Rus ekonomisine ilaç gibi gelmişti.

Savaş devam ederse, Rusya kazanmaya devam edecek. Enerji ve petrokimya ürünlerinin fiyatları artacak, Rusya’nın Avrupalı rakipleri tam bir ekonomik darboğaza girecekler. Ukrayna’yı desteklemeleri kolay olmayacak.

Elbette savaşın İran lehine sürebilmesi için de Rusya önemli bir rol oynayabilir. Bu biliniyor. Ortadoğu’daki Amerikan askeri faaliyetlerini izleme kapasitesine sahip uyduları var. Uydulardan elde ettiği bilgileri İran’a servis edebilir. Bunu belli sınırlar içinde yapıyordu zaten. Bu kez tam anlamıyla, çok daha etkili şekilde  bu rolünü yerine getirebilir.

Yani Rusya, ekonomik çıkarı hilafına barış girişimine katkı yapmak istiyor. Zaten 2015’te safdışı edilene kadar İran’la yürütülen nükleer görüşmelerde yer alıyordu. Amerika’nın işine gelmeyince devre dışı bırakılmıştı.

Pekiy, Çin’den sonra şimdi neden Rusya da bu soruna diplomatik olarak müdahil olmak istiyor? Bunu Çin’le birlikte kararlaştırmış oldukları bir taktik olarak Amerika’yı diplomatik bakımdan dizginlemek, Amerika’nın kontrolünde olmayan yeni bir dünya düzeninin gerekli ve olanaklı olduğunu göstermek gayesiyle yaptıklarını düşünüyorum.

Diğer yandan, eğer savaş tekrar başlarsa, bu önceki safhasından çok daha şiddetli olacaktır. CIA, İran’ın ateşkes süresini iyi değerlendirmiş olabileceğine dair kuşkularını dile getirdi. CNN kanalında bir emekli Pentagon görevlisi, Çin’in İran’a dağların altına hızlı şekilde tünel açabilen robotlardan sevk ettiğini, böylece İran’ın İHA ve füzelerini gizleme, saldırıdan koruma kapasitesini arttırdığını söylüyordu. Yani İran’ın askeri olarak direnme kapasitesinin artacağı tahmin ediliyor.

Çin için Hürmüz Boğazı’nın hayati bir önemi var (3). Çin’in enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 40’ı bu boğazdan çıkıyor. Çin ve Rusya, muhtemelen geçen hafta Lavrov’un Xi’nin daveti üzerine gittiği Pekin’de  ortak bir karar aldılar. Rusya nükleer bomba konusunda, Çin de Hürmüz Boğazı konusunda etkin inisiyatif alacaklar. Yani meydanı Amerika’ya bırakmayacaklar.

Çin, Amerika’nın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmesini hiç istemez. Dolayısıyla İran’ın direnişini desteklemeye devam eder. Bunu İran için değil, elbette kendi çıkarı için yapıyor, yapacaktır.

Çin’in İran’la Yuan ile alışveriş yapması, doların egemenliğinin teyit edildiği SWIFT(4) sisteminde önemli bir gedik açmıştı. Çin ve İran arasındaki ödeme işlemleri böylece Amerika’nın kontrolü dışında kalmıştı. Çin, İran’a yönelik yaptırımlardan da zarar görüyor. İran’dan ham petrol ithalatını kısmen gizliyor ya da örtülü olarak gerçekleştiriyor (5).

Aslında, Hürmüz üzerinde  dolaylı olarak Çin ve ABD çekişiyor. İran boğazın tamamen kendi egemenliğinde olmasını talep ediyor. Böyle bir durum ABD ve petrol monarşisi müttefikleri için tam bir yenilgi anlamına gelecektir. Ben böyle mutlak bir egemenliği Çin’in de istediğini düşünmüyorum. Ancak Amerika’yla pazarlıkta İran’ın elini yüksek tutması bakımından işlevsel görüyor olabilir.

En son bir açıklamaya göre, Çin’in şu an elinde 4 ay dayanacak kadar rezervleri var. Bu yüzden Çin’in daha etkin bir rol oynaması beklenmelidir. Trump’ın Çin ziyaretine kadar ateşkes konsunda mesafe alınmazsa, ziyaretin gerçekleşmesi zora girebilir. Yani savaşın sürdüğü koşullarda Trump’ın Çin ziyareti verimli olmayacaktır.

NOTLAR

1)  Lenin emperyalizm çalışmasında haklı olarak sermaye ihracı konusunun emperyalizmin tanımlanması açısından önemine vurgu yapıyor, bunun çok önemli bir kriter olduğunu saptıyordu. Bugün, sol içinde bir çok kişi ve akım buradan hareketle, mesela, Çin’i emperyalist bir ülke olarak tanımlıyorlar. Bu doğru değil. Yani emperyalizm zamanımızda farklı özellikler ve görünümler kazandı. Daha önce bunlara değinmiştim. İleride Çin konusunu, Çin’in sosyalist bir ülke olduğu veya sosyalizmi kurmaya çalıştığı iddialarını ele almayı düşünüyorum.

2) İran hali hazırda elinde bulunan ağırlığının 440 kg olduğu belirtilen uranyumun yüzde 60’ını zenginleştirmiş. Bombayı yapabilmesi için bu oranın en az yüzde 90 olması gerektiğini uzmanlar söylüyor.

3) Hürmüz Boğazı’ndan hergün tankerlerle aşağı yukarı 17 milyon varil ham petrol geçiyor. Bu miktar dünyada tüketilen ham petrolün yaklaşık yüzde 20’sine tekabül ediyor. Bu petrolün en büyük tüketicileri arasında Çin ve Hindistan önde geliyor. Hindistan ham petrol ihtiyacının yüzde 60’ından fazlasını buradan temin ediyor. Buradan çıkan petrol tüketici ülkeler için nakliyesi de dahil her bakımdan görece ucuz. Böyle bir boyut da var.  Şimdi iki üç hafta bu boğazın kapalı kalması demek, dünya ekonomisinin, özellikle de bunun içinde tedarikçi konumunda bulunan Asya ekonomilerinin yavaşlaması ya da durması anlamına gelir. Bu durumda, tedarik zincirleri dünya çapında aksar. Bir çok ürüne ulaşılamaz olur. Yani raflar boşalır. Üretim ve tüketim bakımından zincirleme etkiler yaratır.

Öte yandan, ekonomileri çok ağırlıklı olarak bu ham petrolün ihracına dayanan Körfez monarşileri istikrarsızlaşır. Bunların kendi nüfusları ile devletleri arasında ekonomik ve sosyal avantajlar üzerine kurulmuş olan sözleşmeler çöker. Monarşilerin ayakta kalması zorlaşır. Bu durum, İsrail’in varlığı için tehdit oluşturur. Çünkü İsrail ve bu arkaik monarşiler varlıklarını sürdürebilmek için  karşılıklı olarak birbirleri için vazgeçilemez konumdadırlar.

4) SWIFT, bankaları birbirlerine bağlayarak dolar cinsinden uluslararası ödemeleri olanaklı kılan mesajlaşma ağı anlamına geliyor. Mesela, ödemeler Yuanla  yapıldığında işlemler bu ağın gözetiminin dışında kalıyor.

5) İran’a yönelik yaptırımlar bu ülkenin ham petrol satışına uluslararası kısıtlamalar getiriyor. Çin bunu aşmak için “tankerden tankere aktarma” denilen bir köprüleme yöntemini kullanıyor. Buna göre, kabaca, Malezya yakınlarındaki uluslararası sularda, İran ham petrolü Malezya tankerlerine aktarılıyor. Malezya petrolüyle karıştırılıyor. Çin böylece Malezya petrolü satın almış görünüyor. Kayıtlara Malezya petrolü olarak geçiyor. Buradan da Çin rafinerilerine ulaştırılıyor. Mesela geçen yıl Çin bu yolla Malezya’dan  günlük 1,3 milyon varil ham petrol satın almış görünüyor. Oysa bu miktar Malezya’nın toplam ham petrol üretiminin neredeyse  iki katına tekabül ediyor (Malezya’nın günlük üretimi 650 bin varil kadardır).

 

 

Çin uluslararası siyasette etkinleşiyor

Amerika’nın İran’la savaşının uluslararası siyaset bağlamında en erken ve en önemli sonucu, Çin’in Venezuela’daki Amerikan müdahalesinden itibaren gelişmeleri doğru biçimde okuyarak süratle yeni bir strateji belirlemesi ve bunu şu ana kadar başarıyla uygulaması oldu.

Anlıyoruz ki, Çin, ABD’nin İran’a saldıracağını öngörmüş, önlemler almış, ham petrol rezervlerini takviye etmiş, İran’ı ne şekilde ve hangi koşullarda destekleyeceğini önceden belirlemiş. Tabii, Çin bunu İran’ı, oradaki rejimin çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını düşünerek, öne çıkararak yaptı. Yapıyor.

Önceki ateşkesin ve halen bir yenisi için temasların sürmekte olduğu ateşkesin mimarı Çin’dir. Bugün hem Amerika’nın müttefikleri ve hem İran tarafı bu savaşı ancak Çin’in girişimlerinin  sona erdireceğine ikna olmuş haldeler. Çin’i dinlemek zorunda olduklarının farkındalar. Barışın değil (artık bir barışı unutalım) ama ateşkeslerin anahtarının Çin’in elinde olduğunu görüyorlar.

İlk ateşkesten hemen sonra Çin, İspanya, Vietnam, Rusya gibi ülkelerin yöneticileriyle kendi ülkesinde üst düzeyde stratejik görüşmeler yaptı. Bu ülkelerin desteği teyit edildi.

Çin ilk kez, kendi yakın çevresinin dışında kalan bir coğrafya için bu kadar etkin bir uluslararası siyaset izliyor. Bu davranışıyla, yeni oluşturulacak dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair ipuçları sunuyor. Çatışmalara doğrudan taraf olmuyor. “Aklın yolu” na işaret ediyor, dayatmacı değil, ikna edici, uzlaşmacı bir tavır sergiliyor.

Bunu yaparken, çıkarları doğrultusunda, elini kuvvetlendirmek için perde gerisinden, İran’a silah ya da silah teknolojileri verilmesi, istihbarat yardımında bulunulması gibi hamleler yapmayı da ihmal etmiyor. Amerika’nın gücünü savaş alanında dengeleyerek, mevcut güç asimetrisini İran lehine bozmaya çalışıyor.

Amerika bunu görüyor, şimdi Çin ile doğrudan bir çatışmayı da göze alamadığından, İran’la savaşın uzamasının kendisini tam bir bataklığa sürükleyeceğini hesaplıyor. Sadece dünyayı içine soktuğu ağır ekonomik sonuçları görünen kriz yüzünden müttefikleri nezdinde düşeceği durumu değil, aynı zamanda, kendi ekonomisinin de ağır yara alacağını düşünüyor.  Mesela Goldman Sachs ABD’nin savaşın sürmesi halinde enflasyonist baskılara maruz kalacağını, bunun da faiz oranlarını yukarı yönlü etkileyerek yatırımlara ket vuracağını açıkladı. Her ay Amerika’nın en az on bin istihdam kaybı yaşayacağını ilave etti. Bu koşullarda, ABD, Çin’in ateşkes girişimlerine muhtaç olduğunu kabul etmiş görünüyor.

İran ise Çin desteği olmadan bu savaşı daha fazla sürdürebilmesinin zor olduğunu biliyor. Bu savaş boyunca İran petrolünün yüzde 90’dan fazlası Çin’e sevk edilmiş. Yani en önemli gelir kaynağı Çin’e sattığı ham petrol. İran’ın savaş boyunca maddi zararı aşağı yukarı 250 milyar dolar kadar. Elbette, Çin  ve Rusya’nın verdiği istihbarat destekleri, ama özellikle Çin’in silah ve yeni silah teknolojileri konusunda İran’a yaptığı yardımlar, İran için bu savaşı şimdiye kadar sürdürülebilir kıldı (1) Yani Çin’in telkinlerine kulak vermek zorunda.

Çin, Amerika’nın Hürmüz’den geçmek zorunda olan petrol ve gazına muhtaç müttefikleri nazarında giderek artan bir itibar kazanıyor. Ekonomik itibarı zaten vardı. Şimdi siyasal itibarı da yükseliyor. Kanatları altına girdikleri Amerika’nın giderek güvenilmez bir devlet haline gelmekte olduğunu, hegemon konumunu istismar ederek kendilerini ekonomik olarak kötü durumlara sokmakta olduğunu görüyorlar. Yer yer açık itirazlarını da dile getiriyorlar.

Japonya ve G.Kore gibi Çin’in bulunduğu coğrafyada yer alan iki çok önemli müttefiki, eğer Hürmüz kaynaklı enerjiye ulaşmaları temin edilemezse, Amerika’nın müttefiki olarak kalmaya devam edemezler. Müttefiklik bir gönül ilişkisi değil, ekonomik çıkar ilişkisidir. Kaldı ki, pax-Americana‘ya meydan okuyan ülkelerin de kapitalist dünya sistemiyle esastan bir sorunları yok.

Hatırlayalım, Pakistan’daki ateşkes görüşmeleri başlamadan bir iki gün önce, savaşın yol açtığı gelişmelerin paniğe sevk ettiği G.Kore hükümeti, ABD’yi köprüleyerek İran’a müzakere için bir heyet gönderdi. Kendi başına, kendi çıkarları için İran’la doğrudan anlaşmaya çalıştı. İran’ın ABD’ye destek vermeme, askeri üslerini kullandırmama ön koşullarını bildiği halde bunu yaptı. Tabii ABD bunları görüyor, ama kendi eforuyla da yarattığı açmazdan çıkamıyor.

Ateşkes yürümeyince, ABD’nin Hürmüz’ü ablukaya alacağını ilan etmesi de, tam bir ahmaklıktı. Yani bakınız, bütün bu akıl dışı hamleler, aynı zamanda, sönme sürecindeki hegemonik aklın düşünme, hesap yapma melekelerini nasıl yitirmeye başladığının da göstergesi oluyor. Bu koşullarda çıkıp, Hürmüz Boğazı’nı ablukaya alıp, tamamen kapatıyorum demek, komiklik yapmaktır. Şimdi ABD’nin bu kararı karşısında, Hürmüz’e muhtaç müttefiklerinin ne düşündüklerini tahmin etmek hiç de zor değil. Öyle değil mi?

Düşünün, AB ülkeleri Rusya yaptırımları dolayısıyla Rus gazı ve petrolünü satın alamıyorlar. Hürmüz Boğazı kaynaklı enerjiye şimdi çok daha fazla bağımlılarken, Amerika artık buna da izin vermiyor.

Bu arada, ablukayı ilk delen de bir Çin tankeri oldu. Amerika, böylece, bir kez daha masaya oturmak zorunda olduğunu idrak etti. Amerika’nın başka çaresi yok. İran’ın da öyle ama İran bu süreçte kendisinin  pozitif bir ayrımcılığa tabi tutulacağı davranışlarda bulundu. Amerika’ya karşı kullanılacak bir sopa rolünü Çin’in telkinlerine uyarak üstlenmiş oldu.

Çin ve İran arasında sadece ham petrol alışverişine dayanan bir stratejik ortaklık yok. Çin pekala İran petrolü olmadan, bu ihtiyacını Rusya gibi başka ülkelerden temin ederek yoluna devam edebilir. Çin’in uzun erimli, 2013’te başlattığı Bir Kuşak, Bir Yol (BRI) projesinde İran’ın ayrıcalıklı bir yeri var. Bu projeyle de bağlantılı olarak İran’ın bir çok altyapı yatırımları, tabii bu savaşta, ABD ve İsrail’in askeri olarak hedef seçtiği demiryolu hatları da, Çin desteğiyle veya Çin tarafından gerçekleştirildi (2)

Öte yandan, Çin ve İran arasındaki ekonomik alışverişin Çin parasıyla yapılıyor olması da,  İran ham petrolünün fiyatını Çin için hayli ucuzlatan bir faktördür. Bunu da ihmal etmeyelim.

Bu savaşın çoğunluğu ABD müttefiki olan ekonomik mağdurları da bu mağduriyetten çıkış umutlarını Çin’e bağlamış durumdalar. Bu durum, gelecekte Çin’in  uluslararası ilişkilerde oynayacağı oyun kurucu, sorun çözücü rolü konusunda haberci işlevi görüyor. Yani bu siyasal davranışın İran savaşıyla sınırlı kalmayacağı anlaşılıyor.  Çin’in bu söz konusu etkinliği artarsa, muhtemelen yeni dünya düzeninin BM’si Şanghay’da olacak.

Rusya açısından bu savaş ekonomik bakımdan avantajlı oldu elbette. Savaş boyunca ham petrol ve gaz satışlarından elde ettiği gelirin günlük yarım milyar dolar civarında arttığı açıklanmıştı. Yani Ukrayna’daki savaşın finansmanı bakımından avantaj elde etti.

Zaten bu savaşın şu an itibariyle, üç kazananı ve bir kaybedeni olduğunu savaşan tarafların hemen bütün yorumcuları kabul ediyorlar. Rusya ekstra gelir elde etti. Çin’in uluslararası ilişkilerde, dünya siyasetinde oynadığı rasyonel, akil rol ile itibarı arttı. Hatta vazgeçilemez bir arabulucu konumuna geldi. İran’daki rejim, üzerindeki baskısı giderek artan iç muhalefet koşullarında, yönetici sınıf içindeki derin bölünmeye rağmen ömrünü biraz daha  uzattı. Silah stoklarını yeniledi. Savaşma yeteneğini geliştirdi. Özgüveni arttı. Amerika’nınsa kazandığı bir şey yok; en önemli kaybıysa, itibarı, inandırıcılığı. Müttefiklerini dahi ikna edemedi. Üstelik, şimdiye kadar hep yanında olmuş, Papalık gibi önemli bir müttefikini de kaybetmiş görünüyor (3).

Ateşkesin görünen ikinci raundunda ne olabilir? Önceki raunt için, Amerika başkan yardımcısı, mealen ve literal olmayan bağlamsal bir çeviriyle, “zaten bu bir silah bırakışması değil (“ceasefire”), kırılgan bir ateşkes (“truce”) oldu” dedi. Bu, barışın aranmadığı, olanaklı da görünmediği bir girişim olduğundan, kırılgan ateşkes halleri bir süre devam edebilir. Ancak tahminime göre savaşın o erken şiddetli günlerine doğru bir geri dönüş olmaz. Karşılıklı tehditler devam eder. Çin faktörü bu süreçte sürekli ağırlığını arttırarak çok daha etkili olur. Bundan böyle, Çin etrafında kümelenen ülkelerin sayısında dramatik bir artış gözlemlenecektir.

Tekrar edeyim, Trump’ın, 14 Mayıs’ta Çin’e yapacağı ziyaret öncesi İran’la ciddi bir çatışmanın olabileceğini, Hürmüz Boğazı etrafındaki gerilimin daha da tırmandırılacağını sanmıyorum. Hatta bu savaşta aldığı konum dolayısıyla Çin’e ilave yüzde 40 tarife uygulayacağını açıklamış olan Trump’ın, Çin’e varınca,  bundan da geri adım atacağını düşünüyorum.

Bu ateşkes müzakereleri Trump yönetimi içindeki (özellikle başkan yardımcısı,  Pentagon ve belli bir ölçüde de dışişleri bakanı tarafından temsil edilen grubun) ve İran yönetimi içindeki (İkili iktidarın asker-sivil teokratik  İmamet güçleri ve müzakerede dışişleri bakanıyla temsil edilen laik devlet güçleri arasındaki) görüş ve politika ayrılıklarını, bölünmeleri bir kez daha ortaya çıkardı. Yani iki ülkedeki yönetimin de  bu halleriyle daha uzun süre sürdürülebilir olmadıklarının işaretleri güçleniyor(4)

NOTLAR

1)  Bu arada, Amerikan medyası, hatta gayri resmi olarak Pentagon da, Çin’in İran’a MANPADs (Omuzdan fırlatılabilen,  taşınabilir, 26000 feet menzilli hava savunma sistemleri) vermeye hazırlandığını duyurdu. Bunun gerçekleşmesi, ABD ve İsrail uçaklarının hava üstünlüğünü ortadan kaldırır. Hatırlayalım, ABD’nin benzer bir silahı-STRINGER- Afgan cihatçı sürülerine vermesiyle, Sovyet askeri müdahalesinin hava üstünlüğü önemli ölçüde kırılmıştı)

2) Bugüne kadar ki bütün hegemonik dünya güçleri, İspanya, aralarında süreklilik olduğunu düşündüğüm, Venedik-Hollanda-İngiltere-Amerika hep denizleri kontrol eden güçlerdi. Almanya, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ekonomik, endüstriyel güç olarak devrin hegemonu İngiltere’yi hemen hemen yakalamıştı. Yani bugünkü Çin’in durumuyla kıyaslanabilir bir konumdaydı. Ancak denizlerde hakimiyeti İngiltere’nin hayli gerisinde olduğu için onu alt edemedi. Demiryolu projeleri de entegre bir halde yaygınlık kazanamadı. Bu yüzden, henüz denizlerde ABD ve İngiltere’ye göre bir üstünlük kuramamış olan Çin, BRI çerçevesinde entegre demiryolu yatırımlarına öncelik veriyor. Denizlere hakimiyet içinse, mutlak olarak Rusya’nın desteğine ihtiyacı var.

3) Yeni papa Amerika doğrumlu ilk papa. Amerika’da ciddi bir katolik nüfus var. Bu nüfus Latin Amerika kaynaklı göçlerle sürekli artıyor. Amerika’daki katolikler genel olarak Demokratları desteklerler. Cumhuriyetçilerle pek anlaşamazlar. Ancak yeni papanın Trump’a muhalefetini buradan hareketle açıklamak doğru olmaz. Papa, Trump’la polemiğe girdiğinde Afrika gezisine çıkmış, ilk durağı Cezayir olmuştu. Neden Cezayir? Papa Katolik kilisesi içinde bulunan çeşitli tarikatlerden birisi olan St.Augustinus tarikatına bağlı, bilindiği gibi St.Augustinus da bugünkü Cezayir sınırları içinde bulunan Hippolu idi. Papa onun memleketini ziyaret ediyordu. Tabii Afrika ziyaretini çok önemsemesinin nedeni bu değil. Son on yıllarda, Vatikan’da, papalık kurumu içindeki Afrika kökenli din adamlarının ağırlığı giderek artıyor. Bu Afrikalı din adamlarının çoğunluğu da batılı ülkelere kuşkuyla bakıyor, Amerika ve Avrupa’ya güvenleri giderek azalıyor. Hatta bir çoğu onlara muhalefet ediyor. Hiç bir zaman teolojik ve politik olan arasındaki bağlantıyı ihmal etmemeliyiz.

4) ABD başkan yardımcısı Vance’in İran’a saldırı kararına en başından karşı olduğu, hatta o zaman dışişleri bakanının da onu desteklediği biliniyor. Amerikan medyasında bununla ilgili haberler çıkmıştı. Saldırı sonrasındaki günlerde Vance ve Rubio bir süre ortalıkta görünmediler. Geri planda kaldılar. Daha sonra dahil oldular. Rubio tavır değiştirdi, ancak, Vance konumunu korudu. Pakistan’daki ABD heyetinin başında Vance’ın olması antlaşmayı kolaylaştırmak bakımından tercih edilmiş olmalıdır. Çünkü onun başkanın saldırı kararına yönelttiği itirazlarda haklı olduğu görüldü.

İran heyetinin ise müzakereler esnasında sık sık İran’daki fiili devlet yöneticileriyle temas kurduklarını Vance’ın müzakereler sona erdiğinde yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz.

Şimdi ne olacak?

İran’la savaş 2.Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan emperyalist ittifakın bütün defolarını açığa çıkarmak gibi bir işlev gördü. Bu sürpriz değildi elbette. Çünkü söz konusu ittifakın Sovyet Bloku’nun ortadan kalkmasından sonra mevcut haliyle sürdürülmesi olanaklı değildi.Yeni durum, yeni çelişkiler, çatışmalar doğuracaktı.

Her dünya düzeni göreli bir denge halidir. SSCB’nin kendi kendisini tasfiye etmesiyle birlikte bu göreli denge hali de sona erdi. Çöktü.(Çok geçmeden,  SSCB, Freudçu terminolojiye atıfla,  ABD için “kayıp bir aşk nesnesi” haline dönüşecekti. Bu halin patolojik görünümü olarak yitirenin muzdarip olduğu melankoli, “ölenle ölmek” anlamına geliyor)

ABD hemen kendi mutlak hegemonyasını takviye ederek ihtiyaç duyduğu dünya düzenini eskisinin yerine ikame edeceğini sandı. Olmadı. Böyle bir liberal tahayyül, her şeyden önce,  hayatın, tarihin, diyalektiğin akışına, işleyine aykırıydı. Naifti.

Büyük ölçüde tahayyülden ibaret olan yeni gerçekliğine en katı haliyle, körü körüne inanması, onu zihinsel olarak körleştirdi. Bir kez bu hale düşünce, her şeye hakim olabileceği, her şeyi kazanabileceği, ve nihayet, dünyayı istediği gibi düzenleyebileceği yanılsamasına kendisini patolojik şekilde inandırdı.

Bugün Trump yönetimi adeta, bu halin somut dünya gerçekliğiyle karşılaşmasıyla, ABD’nin içine düştüğü açmazın, bocalamaların sergilendiği bir sahne işlevi görüyor. Dram, trajedi, komedi…

ABD bu haldeyken, hangi hamleyi yaparsa yapsın, çok geçmeden eline ayağına dolandığını görüyor. Görmeye devam edecek.

İran’la olan savaşı da eline ayağına dolandı. Biraz ilerde muhtemel barışı da öyle olacak. Brzezinski, “Amerika’nın zamanı yok” diyordu (1). Böyle algılanınca, panik halinde her tarafa saldırmak ya da saldırmakla tehdit etmek kaçınılmaz bir davranış şekli oluyor.

Halen kendi inisiyatifiyle kendi çıkarına uygun bir dünya düzeni kurabileceğine inanıyor. Tehditleriyle, saldırılarıyla elde ettiği kazanımların geçici, ya da aslında daha büyük açmazlara davetiye çıkardığını, enerjisini hızla tükettiğini göremiyor veya görmek istemiyor.

İran’la “ateşkes” büyük ölçüde Çin’in İran’ı ikna etmesiyle gerçekleşti. Çin, en başından beri İran’ı desteklediğini gizlemiyor. Ama İran’ı ateşkese ikna ederken, bu ülkenin kendi kapasitesinin sınırlarını, bu arada, ekonomik krizden mağdur olan dünya ülkelerinin (tabii en çok da Çin’in) tahammülünün sınırlarını dikkate almasını telkin etmiş olmalıdır.

Çin, İran’ın ABD’nin kontrolüne girmesine engel olmaya çalışıyor. Realist davranarak, barışın  sadece İran’ın değil, Çin’in çıkarlarına ket vurmadan, Amerika’nın da kabul edebileceği koşullar içinde gerçekleşmesini temin etmeye gayret ediyor.

Ateşkesler kolay olmuyor. İhlaller olabiliyor. Ancak bir masa etrafında oturulunca, işlerlik kazanabiliyor. Bu kez de böyle olacakmış gibi görünüyor.  Tabii bugün itibarıyla, bu ateşkese en çok ihtiyacı olan  ABD’nin niyeti samimiyse.

Bir kere, İran nükleer silah yapımından, askeri kapasitesini geliştirmekten vazgeçmez. Zaten İran nükleer silah yapma kararını Şah devrinde almış, bazı mesafeler de kaydetmişti. Bu doğrultuda o zaman  fiziki mekanların inşasına başlamıştı. Aynı Şah yönetimi sırasında Amerika’nın F sınıfı uçaklarını model olarak alan savaş uçakları üretme konusunda fizibilite çalışmaları da hız kazanmıştı. Nitekim, devrimden sonra Irak savaşı sırasında Saddam yönetimi, ABD tarafından Şah döneminde inşasına başlanan nükleer tesis alanlarının, yapılarının bombalanarak imha edilmesi için yönlendirilmişti. Yani bu hikaye yeni değil.

Bununla birlikte İran, Hürmüz Boğazı’nı kendi lehine, ABD’yi pek rahatsız etmeyecek,  bir takım kontrol avantajlarının tanınmasıyla açar. Enerji krizinin, ona bağlı ekonomik krizin aşılması için en önemli konu da budur.

İran’ın talep ettiği tazminat, ABD tarafından doğrudan kabul edilmese de, şimdiden ABD yönetimine yakın bir çok “think tank” tarafından dillendirildiği gibi, özellikle de Körfeze kıyısı bulunan ABD müttefiki monarşiler için boğazı kullanmayı maliyetli hale getirerek, yani onlara adeta bir tür “İran vergisi” yükleyerek aşılabilir.

Ancak, bölgedeki ABD üslerinin kapatılması talebini ABD kabul etmez. Bu talep gerçekçi de değil zaten.

Özcesi, ABD Hürmüz Boğazı’nın açılması dışında hiçbir talebini reel olarak gerçekleştiremese de, bunun sağlanmasıyla, savaşın en etkili sonucu olarak görülen bir sorun aşılmış olur.

İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılması, nükleer programın hayli ötelenerek ve uluslararası denetimi arttırılarak  kabul edilmesi, Hürmüz’ün (tam olarak İran’ın istediği gibi olmasa da) yeni statüsünün kabulü, İran’ın maruz kaldığı zararın Boğazı kullanan ülkelere fatura edilmesi İran’ın olası kazançları olabilir. Bu kazançlar orta vadede İran’daki demokratik güçlerin hareket alanını genişletir, onların güçlenmesine katkı yapar.

Tabii bunun kalıcı bir barış olmayacağını tahmin etmek zor değil. ABD, İran’ı bırakmaz. Ondan vazgeçemez. Dolayısıyla barış kapsamındaki taahhütlerinin arkasında duramaz. Sorun sadece İsrail’in güvenliği, Doğu Akdeniz’in kontrolü değil, bunlardan daha  önemli olanı, en büyük alıcısı Çin, sonra Avrupa ve Japonya olan İran ve İran’ın kontrolündeki Boğaz’dan geçmek zorunda olan enerji kaynaklarının  denetimidir. Bu enerji kaynaklarının, ticaret yollarının denetimi olmadan petro-dolar sistemi de sürdürülemez. Petro-dolar sistemi olmadan Amerika’nın finansal gücü korunamaz. Devasa cari açığı yönetilemez (Petro-dolar olgusu dünyada dolara olan talebi arttırıyor. Bu da Amerika’ya süreki dolar emisyonunu genişletebilme, yani para basma, düşük faizle borçlanma ve cari açığını bu şekilde yönetme olanağı tanıyor ). Böyle bir durumda, Amerika  devasa askeri gücünü finanse edemez. Bu askeri güç yoksa, ittifakları çöker, hegemonya da fiilen kartona dönüşür.

Yeri gelmişken, ABD’nin körü körüne İsrail’in peşine takıldığı iddiası doğru değildir. İsrail mevcut hareket alanını, istismar olanaklarını ABD’nin hali hazırdaki Ortadoğu ve İran politikasıyla sorunu olmadığı için bulabilmiştir. İsrail’in Amerika için önemi, yukarıda sözünü ettiğim enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerinde kontrol sağlamak amacından ayrı düşünülemez.

Bu arada, İran’ın savaşın sonunda Irak, Suriye, Libya, Venezuela gibi bir ülkeye dönüşeceğini öngörmek ahmakçadır. İran devleti bulunduğu coğrafyanın en eski, görece en istikrarlı devletidir. Coğrafi sınırları yüksek dağlarla çevrili, işgal edilmesi, teslim alınması çok zor bir ülke. İran’ın  özünü kaybetmeden değişen koşullara uyarlanma kapasitesi bu niteliklerine vurgu yapılmaksızın izah edilemez. İran, rejimi restorasyona tabi kılındıktan sonra dahi Rusya ve Çin’le kurmuş olduğu ittifakı bozamaz. Olaylara, olgulara geniş tarihsel jeo-ekonomi-politik bir perspektiften bakmak lazım. Tersi yönde bir hareket sürdürülebilir bir durum yaratamaz.

İran’ı “ideolojik devlet” olarak nitelemek yüzeysel bir değerlendirmedir. Bizatihi ideolojik devlet kavramı sorunludur. Liberal ilahiyatın terminolojisidir. Eğer devletleri ille de bu açıdan tanımlayacaksak, modern zamanların en ideolojik devleti liberalist Amerika’dır. Hatta o kadar patolojik bir  ideolojik konumu sahiplenmiştir ki, kendine göre “dünyanın sonu” nu bile ilan etmekten kaçınmamıştır. Vaktiyle, “medeniyetler savaşı”nı kazanarak, tarihin sonuna ulaştığını duyuran ABD, bugün geldiği yerde, hâlâ medeniyetleri yok etmekten söz etmektedir. Asıl “kör ideolojik tutum” budur.

İran yönetiminin restorasyondan kaçınmasının nedenini onun ideolojisinden çok bölgesel koşullarıyla açıklamak isabetli olur. Şu son 40 yılda, İran’ın etrafında olup biten jeo-politik değişimlere bakınız. Özcesi, İran bugün ideolojik değil, varoluşsal bir direniş gösteriyor.

Son olarak, İran’ın bu beklenen direnişi uluslararası güç ilişkilerinde, hem müttefikleri hem de rakipleri nezdinde,  ABD aleyhine değerlendirmelerin güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Hatta Çin ve Rusya gibi ülkeleri daha da cesaretlendirebilecektir. Ukrayna ve Tayvan, Çin’in etrafındaki denizler, adalar gibi sorunların çözümüne yönelik daha kararlı adımların atılmasında rol oynayabilir.

İran devletinin gerici burjuva sınıf karakteri ve kendi emekçi halkıyla olan olan iç sorunları elbette emperyalist sistem içindeki maddi konumundan ayrı düşünülemez. Ancak, onun emperyalist saldırganlığa karşı direnişi, emperyalist planları, en azından bölgemizde, geriletecek bir sonuçlara yol açabilir.  Hatta Sykes-Picot’la kazanılmış emperyalist-siyonist mevzilerin erozyonuna kadar gidebilecek sonuçları olabilir.

Marksizm-Leninizm açısından birincil çelişki antagonist olandır. An itibariyle, emperyalizm ve anti-emperyalizm arasındaki mücadeledir. Dolayısıyla emperyalizmin geriletilmesidir. Bu koşullarda, İran rejiminin gerici kapitalist karakteri ve onun İran emekçileriyle arasındaki çelişki ikincildir. Basit sırayla yürüyen sabit bir olgudan değil, canlı, çelişklileriyle hareket eden bir bütünden söz ediyorum.Bununla birlikte, emperyalizme karşı direniş, İran emekçi sınıfının hareket alanını da kendi lehine siyasal hamleler yapabilecek surette kaçınılmaz olarak genişletecektir. Emperyalizme karşı savaşım, onu geriletme, onun karşısında mevzi kazanma İran kapitalizminin geriletilmesi anlamına da gelir. Bunu aklımızda tutalım.

NOTLAR

(1) Brzezinski’nin başkanlığını yaptığı ABD’nin İran politikasını yeniden gözden geçirmesinin telkin edildiği, 2004 tarihli bir çalışma grubu raporunda (bkz, İran’ın Zamanı Geldi, Profil Yayınları, 2006), ABD yönetimine özetle şu tavsiyelerde bulunuluyor:

(a) İran rejimi ve onu koruyup, kollamakla görevli güçler, kurumlar sağlam durumdadır. Bu yüzden, rejimin içten ya da dış müdahaleyle yıkılacağına dair beklentiler gerçekçi değildir. İran’daki rejim ancak muhalif toplumsal güçlerin uzun erimli mücadelesiyle dönüştürülebilir. Toplumun son yıllardaki muhalif hareketliliği bunun gerçekleşebilme olasılığını güçlendirmektedir. Bu mücadeleye destek olmak için rejimi doğrudan karşıya alacak, onu tecrit edecek politikalardan kaçınılmalı, onunla diyalog ve işbirliği olanaklarını arttırmaya çalışılmalıdır. İran rejimini dışlayıcı, ona dışarıdan müdahaleye yönelik arayışlar, rejimin toplumsal desteğini arttırır, demokratik muhalefeti zayıflatır.

(b) İran artık ideolojik kaygularla hareket eden bir devlet değildir. İzlediği politikalarla, ulusal çıkarlarını gereksinmelerini öncelikli gören bir ülkedir. Bu çerçevede son yıllarda komşuları başta olmak üzere bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmuş ve ticari ilişkilerini geliştirmiştir. Ancak, yine son yıllarda, değişen bölgesel durum İran üzerinde yeni baskı ve belirsizlikleri gündeme getirmiştir. Bu koşullarda İran, değişen bu durumlarda önemli bir rol oynamaya davet edilmeli, dışlanmamalıdır. Mesela, Irak ve Afganistan’da oluşan yeni durumlara katkı vermesi için İran teşvik edilmelidir. En azından onunla diyalog halinde olunmalıdır. Aksi bir tutum, İran’ı bu yeni durumların sürdürülebilirliğini önleyici bir rol oynamaya iter. Rejimin iç dinamikleriyle süreç içinde değişme olasılığına ket vurur.

(c) İran’a yeni bir yaklaşım şarttır. İran’la siyasal diyalog kurmak için onun nükleer hesaplarına, bölgesel ihtilaflarda oynadığı mevcut role takılmak yanlış olur. Vaktiyle Çin ve SSCB ile onların çözülmesine katkı sağlayan ilişkilere benzer bir işbirliği içine girmek lazımdır. Yani bir yandan, İran’ın Amerika için olumsuz olan politikalarına karşı çıkarken; diğer yandan, yapıcı bir diyalogtan vazgeçilmemelidir. Ortak çıkar noktaları bulunmalı, nükleer program, bölgesel istikrar gibi konular bu ortak çıkar noktalarıyla bağlantıları kurularak ele alınmalıdır.

(d) İran’la bütün ihtilaf noktalarının hep birlikte çözümünü hedefleyen büyük, çok kapsamlı bir antlaşma beklentisi içinde olmak yerine öncelikli olarak  bölgesel ortak çıkarların söz konusu olduğu alanlarda işbirliğine yönelinmelidir.

(e) Tahran’a karşı tek yanlı, cezai yaptırımlar bugüne kadar başarılı olamamıştır. Bu tür cezai önlemlere sık başvurulması, İran karşısında güç kullanma dışındaki bütün önlemlerin hoyratça tükteilmesine yol açmıştır. ABD, güç kullanma dışındaki araçları kullanma olanağından  kendisini yoksun bırakmıştır. Amerika artık teşvik edici önlemlere de başvurmalıdır. Ekonomik ilişkilerin, ticari çıkarların İran’ın izlediği dış politikada son yıllarda kazanmış olduğu büyük önem ihmal edilmiştir. ABD, İran’la ticari ilişkiler olanağını ortadan kaldırarak kendi elini zayıflatmıştır.

(f)  Amerika, İran’da bir rejim değişikliği talep etmeksizin demokrasiyi savunmalıdır. ABD’nin rejimi değiştirmeye yönelik açıklama ve çabaları, İran’da Şii milliyetçiliğin daha güçlenmesine hizmet ederek, rejimin toplumsal dayanaklarını takviye etmektedir. Amerika, İran’ı uluslararası diplomatik ve ekonomik ilişkiler içinde tutarak demokratikleşmesine katkı vermelidir.

(g) İran’ın bölgesinde gerçekleşen son jeo-politik değişimlerin İran’ın aleyhine kullanılmayacağına dair, onunla diyalog ve işbirliğini sürekli ve düzenli hale getirerek , teminat verilmelidir. İran’ın kendisini güvende hissetmesi bu şekilde sağlanabilir. İran söz konusu değişimlere katkı vermeye teşvik edilmelidir. Bu bakımdan, İran’la düzenli bir temas şarttır. Bunun karmaşık değil, basit mekanizmaları oluşturulmalıdır. Mesela, böyle bir mekanizma oluşturulmasında, ABD-Çin arasında 1972’de imzalanan Şanghay Bildirgesi benzeri bir belgeyle işe başlanabilir (Bu bildirgeyle ABD-Çin arasında kurulacak ilişkinin temel ilkeleri belirlenmişti).

(h) İran’ın ABD’ye güvenini sağlayacak ilk adımlardan birisi olarak, Irak’ta faal olan rejim karşıtı Halkın Mücahitleri örgütü tamamen dağıtılmalı, liderlerinin Irak’ta yargılanması temin edilmelidir.

(ı) Amerika, İran’ın nükleer programına itirazlarının arkasında durmalı ama bunu BM’in etkin olduğu, Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın dahil olduğu daha geniş bir çerçevede müzakere edilmesini sağlamalıdır. Onu basitçe ABD’nin sorunu olarak sunmamalı,  uluslararası bir sorun haline getirmelidir. Bu bağlamda, İran’ın sivil nükleer enerji kullanımı hakkına itiraz etmemeli, tersine nükleer silah programı aleyhine, bu yoldaki uluslararası açık denetimler lehine destek olmalıdır.   Bu konuda başka türlü bir diyalog olanağı yaratılamaz.

(i) Arap-Filistin-İsrail sorunlarının çözümüne yönelik kararlı adımların atılması, İran’ın Filistin konusuna müdahil olma olanaklarını kısıtlayacaktır.

(j) İran’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne dahil olmak için yaptığı başvuru kabul edilmeli, İranla, ticari ve kültürel ilişkiler geliştirilmelidir. Bir kez bunlar sağlandıktan sonra İran’da sivil toplum kuruluşlarının oluşturulması, yaygınlaştırılması her şekilde teşvik edilmelidir. İran’ın tecridi en çok sonunda rejim değişimini temin edecek demokratik toplumsal mücadeleye zarar verir. Böyle değişimin ötelenmesine hizmet eder.

 

 

İran buraya kadar

Öncelikle Trump’ın seçimi kazanmasından itibaren izlediği politikaların tutarsızlıklarına bakıp, bunu onun akıl sağlığına veya dengesizliğine referans vererek açıklamaya çalışmak ciddiyetle bağdaşmıyor. İktidar Trump’a öğretiyor. Emperyalistlerin lideri olarak bulunduğu konumun gerektirdiği gibi davranmayı öğreniyor(1)

ABD, Ukrayna’da, Gazze’de,İran’da sıkıştı. Bir yandan, özellikle Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle doğrudan kapışmaktan kaçınmaya; diğer yandan, hegemonyasının sürdürebilirliğini temin bakımından alternatif stratejiler geliştirmeye çalışıyor. Özellikle de doğrudan Çin ve Rusya söz konusu olduğunda.

Elbette Amerika’nın da, karşısındaki güçlerin de, kaybedebilecekleri üzerinden hesaplanan sınırları var. İçinde bulunulan koşullarda, bütün güçlerin hareket alanları şu ya da bu ölçüde giderek daralıyor. Daha doğrusu, bu güçlerin karşılıklı hamleleri, alan genişletme söz konusu olduğunda, geçici sonuçlar yaratmaktan öte gitmiyor.

Trump’ın seçimleri kazanmasında, “önce Amerika”, “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” söylemleri önemli bir rol oynadı. Trump bu söylemlerin, sadece “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” yönünün değil, ulusal talepleri öne çıkaran  “önce Amerika” yönünün de ancak emperyalizmin, uluslararası finans kapitalin çıkarlarıyla aynı frekansta buluşmayla olanaklı olabileceğini öğreniyor.

Çin ve Rusya ile doğrudan çatışma olasılığı söz konusu olduğunda geri adımlar atıyor. Frene basıyor. Gazze’de, Venezuela’da, İran’da (belki pek yakında Küba’da da) daha rahat hareket ederek, elini güçlendirmeye çalışıyor.

İran’a saldırmadan önce Trump’ın kısa bir süre içinde Çin’e gidip, Xi ile görüşeceği açıklanmıştı.  İran’a saldırının erken günlerinde, Trump’ın bu ziyareti gerçekleştireceği tekrar açıklandı. Ancak İran’da işlerin sarpa sarmasıyla bu ziyaret ertelendi. Çünkü, Venezuela’dan sonra İran petrolününün vanalarını da ele geçirdikten sonra Çin’e eli çok daha güçlü olduğu halde gitmek istiyordu. Olmadı.

BOP stratejisinin en dolaysız en erken kazanımı Ortadoğu petrol ve gazının kontrolü olacaktı. Monarşiler kontrol altındaydı. Irak’ petrol ve gazına çökmek, sonra da İran’ı halletmek bu bakımdan elzemdi. Irak  büyük ölçüde kontrol altına alındı. Kaldı İran.

İran kolay lokma değil. Bölgede Suriye, Hizbullah, Husiler gibi etkin müttefikleri de var. Bu müttefikler etkisizleştirilmeden, İran’ı alt etmek zor olacaktı. Hizbullah’ı yenmek için Suriye’nin düşmesi şarttı. Suriye düştü. Hizbullah büyük bir darbe aldı ancak direnişi kırılamadı. Aldıkları ağır darbelere rağmen Husiler’in direnişi de kırılamadı. Bu koşullarda İran vuruldu.

Bugün itibariyle İran’ın takdire değer direnişi kırılmış görünüyor. İran’ın önerisi olduğu anlaşılan bugünkü ateşkes saldırgan “Epstein koalisyonu” nun (özellikle de uzun erimde)  lehinedir. Gelgelelim, İran ve dünya bir kez daha Amerika ile diplomasi olamayacağını deneyimleyecektir. Hükmeden, hükmetmekten vazgeçmeyen güçle diplomasi olmaz.

Bu ateşkes, Gazze’de olduğu gibi, zaman zaman aksasa da, bir biçimde sürdürülmek istenecek, süreç “İran’ın “rehabilitasyonu” nu kademeli olarak temin edecektir.

İran rejiminin toplumsal tabanının böyle bir direnişin sürdürülebilmesi bakımından geniş ve kararlı olmadığını saldırılar sırasında bir kez daha dışarıdan, medya aracılığıyla, olanaklar ölçüsünde gözlemle olanağı buldum. İran’da sokaklarda rejimi destekleyen kalabalıkların kılık kıyafetlerine ve sloganlarına bakınca bu kitlenin rejimin dayandığı kendi dar kitlesi olduğu izlenimi edindim.

İran toplumunun en dinamik, en üretken, entelektüel ve kültürel seviyesi yüksek kentli kesimlerinin talepleri biliniyor. Sır değil. Bu talepler yeni de değil. Bu kesimlerin hiç bir koşul altında mevcut rejimle uzlaşmayacakları biliniyordu. Ancak çıkıp saldırgan taraf lehine mücadele etmelerini de kimse bekleyemezdi. Böyle beklentileri olanlar zaten çuvalladılar. İran halkının geniş kesimlerinin duygularını, psikolojisini anlamak lazım.

Bizdeki 15 Temmuz darbe girişimi sırasında sokaktaydım. Ne olup bittiğini sokakta,hatta Babıali yokuşunu çıkarken yolumu kesen bir askerden (bölük pörçük) öğrendim. Daha önemlisi, Vilayet civarında toplanmış, az sayıdaki askerin konumlanmalarını izleyen çoğu benim gibi oradan geçmekte olan insanlar arasında ne olduğunu anlamaya çalışırken, hemen herkes de bir askeri darbe gerçekleştiği kanaatinin oluşmuş olduğunu fark ettim. O zaman, hiç birini tanımadığım ve onların çoğunun da birbirlerini tanımadığına emin olduğum o insanların kendi aralarındaki konuşmlarına bakınca olup bitenden memnun göründükleri izlenimi edinmiştim. Kimse askerleri alkışlamıyor, tezahürat yapmıyor, ama sessizce bir onay veriyordu. Doğrusu, bu beni oldukça şaşırtmıştı (Bu arada, olanı anlamak için Divanyolu boyunca yukarı aşağı yürürken, darbeye açıkça karşı çıkan, direnen kimseye rastlamamıştım. Bu tür bir protesto darbenin bastırıldığının resmen ilanından sonra gerçekleşti. Darbe karşıtlarının ancak ondan sonra gayet organize şekilde sokağa çıktıklarını gördüm).

İran halkının geniş kesimlerinde de bu saldırılar sonrasında muhtemelen benzer bir tavır oluşmuş olabilir. Bu örneği onun için verdim.

Daha önceki yazılarda, İran rejiminin zayıflığının nedenlerine değinmiştim. Tekrar etmeyeceğim. Ancak, İran rejiminin mimarisinin rejimin olası çözülmesinde önemli bir rolünün olacağını da ilave etmek isterim.

Rejimin en tepesinde “milli irade” nin de üzerinde olan bir “rehber ilahi irade” var. İmamet var. Sünnilikte hilafet meşruiyet bağlamında neyi ifade ediyorsa, Şiilikte de İmamet benzerini ifade eder. Bu İmamet’in  doğrudan en önemli dayanağı ya da askeri kolu Devrim Muhafızları ve ona bağlı diğer kolluk ve yargı organları. Bunların altında, İmamet tarafından onaylandıktan sonra halk tarafından seçilmiş siyasal kadrolar var. Bu kadrolar, özellikle son 30 küsur yıldan beri rejimin iktidarından çok halkın muhalefetini temsil ediyorlar.  Seçilen cumhurbaşkanı gibi figürlerin aldıkları geniş halk desteğini örgütsel bir muhalefete kanalize etmelerine izin verilmiyor. Bu tür girişimler (mesela Ahmedinejat döneminde olduğu gibi, alt sınıflara daha yakın, daha radikal dinci olsalar da) anında bastırılıyor.

Bununla birlikte, görünür, işleyen devletin başındaki figür olan cumhurbaşkanı rejim ve halk sınıfları arasında bir tür hava yastığı işlevi de görüyor. Halkın talepleri, beklentileri seçilmiş figürler tarafından rejimin anlayışıyla bağdaşabilir hale getiriliyor, veyahut, çeşitli biçimlerde, mesela şu anda bizdeki muhalefetin yaptığı gibi, gaz alma yöntemiyle tamamen bertaraf ediliyor. Ancak bu seçilmiş otorite rejimin mimarisinin en kırılgan yapısını oluşturmaya devam ediyor. Yani hem rejimin halk nezdindeki  meşruiyetini temin ediyor, hem de onu alt edebilme potansiyeline sahip bir araç olarak orada duruyor.

Yönetici sınıf içindeki bölünmeler bakımından da hayli işlevsel bir mimariden söz ediyorum. Yönetici sınıf içinde restorasyon talep eden fraksiyon(lar), şimdiye kadar bu mimari olanağı kullanarak amaçlarını elde etmek istediler. Ancak aralarında özellikle diasporayla canlı bağlantısı olan yeni burjuvaların da yer aldığı palazlanmış sermaye grupları daha da ağırlaştırılan son yaptırımlardan sonra  daha acil çözümleri, emperyalistleri de bir ölçüde arkalarına alıp,  birleşiminde kentli küçük burjuvaların ağırlığının gözlemlendiği sokakları hareketlendirerek dayatmak istediler.

Dikkat edilecek olursa, bu saldırılar sırasında başta cumhurbaşkanı olmak üzere, seçilmiş figürler Epstein koalisyonun “kelle koparma” taktiğinin kapsamı dışında tutuldular. Doğrudan İmamet hedefleri seçildi.

Rejim de bu yapılanmanın bilincinde olduğu için seçilmişler kontrolündeki  “gölge devlet” yerine hemen doğrudan elinin altında tuttuğu “fiili devlet” ile bu saldırıları gögüslemeye çalıştı. Şimdi bu ateşkes sürecinin “gölge devlet”in konumunu güçlendirmesi beklenebilir.

Bu ateşkes rejimin “ikili iktidar” yapısının daha net olarak  sergilenmesine, oradan bu ikisinin karşılıklı ödünleriyle rejimin tedricen, aşamalı olarak çözülmesine kadar giden daha kapsamlı bir sürecin başlangıcına ulaşabilir. Yani bugünkü durumda, ani kırılmalar, kopuşlar beklenmemelidir.

NOTLAR

(1) Bu noktada, içerde ve dışarda bir çok yorumcu ABD’nin Trump yönetiminde artık izolasyonist bir dış siyaset izleyeceğini, hatta merkantilist önlemler alacağını; bazısı, iyice çoşarak, ABD’nin artık emperyalist siyaseti terk edeceğini falan söyledi, yazdı. Baştan aşağı yanlış yorumlar.

Bir kere, ABD için emperyalizm basitçe bir dış siyaset sorunu değil, kapitalist Amerikanın damarlarında dolaşan kandır. İkincisi, ABD “izolasyonist” olarak tanımlanan döneminde, bu stratejiyi emperyalist olmamak için değil, sağlam bir emperyalist olmak için tercih etmiş ve başarıyla uygulamıştı. Önce arka bahçesi olarak gördüğü Amerikaları (buraların ondan önce Britanya ve kısmen İspanya ve Fransa kolonilerinden oluştuğunu hatırlayalım) sağlama almayı, oradan Pasifik’e ve Avrupa’ya doğru açılmayı planlamıştı.

Yani izolasyon bir emperyalist politikaydı. Nitekim, ABD 1.Dünya Savaşı’na kadar emperyalist savaşlara girişti ve  ilk büyük emperyalist savaşa da istediği bir zamanda dahil oldu. Hatta Sovyet Devrimi’ne müdahale eden koalisyon ülkeleri arasında o da vardı.

Trump’ı ABD’nin ve uluslararası finans kapitalin ihtiyaçları çağırdı. Dediğim gibi, emperyalizmin sıkıştığı bir zamanda yeni bir oyun kurulmasına ve yeni bir oyun kurucuya ihtiyaç vardı. Kimse bu rol için tam olarak biçilmiş kaftan değil, olamaz da zaten. En uygun ya da teşne olan bulunur, iktidarda, bazen kafa göz de yarsa, öğrenmesi beklenir. Öğrenemeyeceği anlaşılırsa, bir biçimde tasfiye edilir.

Birde tabii, Trump esnaf uslubuna sahip, yoğurt yiyişi farklı. Buradan hareketle onun kaba olduğunu söylemek mümkün, ama “deli” olduğu sonucunu çıkarmak doğru olmaz.

 

 

 

İran rejiminin direnişi kırılabilir mi?

İran bu emperyalist savaşın başından itibaren, içinde bulunduğu ulusal ve uluslararası durum, sahip olduğu olanaklar dikkate alındığında, izlediği strateji ve taktikleri itibariyle genel olarak isabet kaydetti.

Bölgede, savaş koşullarında emperyalistler için adeta uçak gemisi işlevi gören arkaik petrol-gaz monarşilerinin füze ve drone saldırılarıyla hedef alınması, bu monarşilerin en önemli ekonomik kaynaklarının ihraç edildiği, ama aynı zamanda da, yine bu ülkeler için yaşamsal öneme sahip malların ithalinin gerçekleştiği Hürmüz Boğazı’nın kapatılması gayet isabetli adımlar olmuştur.

Bu iki hamle ABD nin liderliğini yaptığı saldırgan tarafın üzerindeki baskıyı küresel düzeyde arttırmıştır. Öncelikle bölgesel uydular ABD’nin kendilerini şu ana kadar koruyamadığını görmüşlerdir.

Büyük güç asimetrisine rağmen İran’ın direnişinin henüz kırılamamış olması ABD’nin, sadece bölgesel olanlarında değil,  bütün müttefiklerinde ya da uydularında, onunla ilişkilerin -en azından sessizce- sorgulamasına yol açmıştır.  Şimdilik dışa vurulmasa da, durum böyle daha uzun süre devam ederse, söz konusu sorgulamanın açık açık yapılacağından kuşku duymamak gerekir.

Hürmüz Boğazı’nın bir şekilde İran tarafından kontrollü olarak kapatılmış olmasının dünya ekonomisi üzerinde yol açtığı, açmaya devam edeceği ağır tahribat, ABD üzerindeki baskıları arttırmaktadır.

Kapitalizmin 2008’den sonra tekrar ağırlaşmaya başlayan sorunlarının uluslararası finans kapitalin kaygularını arttırmakta olduğu bilinmekteydi.Uluslararası finans kapitalin askeri olarak dayanağı olan ABD’nin bu hale getirdiği  İran sorununu süratle çözmesi gerekmektedir.

Zaten en başından beri ABD, İran sorunu etrafında, “tüm seçenekler masada” diyordu. Amerika’nın bugünkü durumu, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, (hatta Kızıldeniz’deki Babülmendep Boğazı’nın da İran destekli Husiler tarafından kapatılması) bölgedeki üslerin vurulması  gibi İran hamlelerini öngörmemiş olduğunu iddia edemeyiz. Yine ABD’nin böyle bir durumda, çok riskli ve pahalı bir seçenek olarak denizden ve karadan askeri işgal seçeneği üzerinde de çalışmış olduğunu pekala söyleyebiliriz. Hatta aksini düşünmenin Amerika’yı hafife almak olacağını belirtmek isterim.

Yani ABD’nin  daha uzun süre bu durumun böyle sürmesine tahammül edemeyeceğini öngörmek kehanet olarak değerlendirilemez. Bugünkü durumda, İran’ın içinden bir toplumsal, siyasal destek alınması olanaklı görünmemektedir. Böyle bir beklenti ancak olası bir doğrudan (deniz ve kara güçleriyle) müdahale sonrasında gerçekleşebilir.

Çünkü an itibarıyla, İran yönetici sınıfı içindeki bölünmeyi Devrim Muhafızları bütün kontrolü ele alarak, yani devleti, devlet kurumlarını, bu arada, silahlı kuvvetleri de domine ederek bastırmışlardır. Yani İran regüler devleti, onun kurum ve bürokrasisi, bu arada, cumhurbaşkanı Pezeşkiyan da, devre dışı bırakılmışlardır. İran ekonomisi üzerinde de bu devrim muhafızlarının hayli önemli bir ağırlığının olduğu biliniyor.  Geçerken, konumlarının şeklen Osmanlı’daki İttihatçıların konumuna benzediğini söyleyeceğim.

Yani İran Devrim Muhafızları ve bileşenlerinin Süleymani, Reisi ve sonrasındaki suikastleri, toplumsal kalkışmaları, 12 Gün Savaşı’nı ve son saldırının hemen başında olanları da değerlendirerek,  bir tür varoluşsal refleks gösterip, adeta örtülü bir darbe yaptıkları, böylece  tüm kontrolü fiilen ele aldıkları görülüyor.

Arada Pezeşkiyan’ın mealinin çözümlenmesi zor olmayan, adresi belli  ılımlı mesajlarını duysak da, bunların bugün İran’ı fiilen kontrol edenler bakımından bir değerinin olmadığını teslim etmek gerekir.

İran rejiminin kendi kararlı, dirençli toplumsal tabanına doğru daraldığı görülüyor. Bu daralmanın savaş ve direniş sürdükçe devam etmesi beklenmelidir.

Bu arada, şu ya da bu düzeyde bir restorasyon talebi olan kesimlerin oluşturduğu, sürekli genişleyen kombinasyonlar içinde oluşturacağı basıncı da ihmal etmemek gerekir. Yani iktidar oyunu tek taraflı, tek yönlü değildir. Bunu hep aklımızda tutalım.

ABD, uygulamaya koyduğu savaş senaryosunda,  uzaktan kumandalı bir saldırıyla İran’da ayaklanmaya hazır toplumsal kesimleri ve bunlarla bağlantılı devlet güçlerini harekete geçirebileceğini düşündü. Şu ana kadar beklentisi gerçekleşmedi. Çünkü Devrim Muhafızları ve onunla entegre diğer askeri, yarı-askeri güçler ABD’nin bu düşüncesini okudular ve ön aldılar. Nitekim, Trump da son konuşmasında bu düşüncelerinin gerçekleşmesinin şu anki durumda olanaklı olmadığını kabul etti.

Şimdi İran’ın söz konusu varoluşsal hamlesine karşı, Amerikan hegemenonyasının da sürdürülebilirlik adına bir varoluşsal hamle yapması gerekiyor. Bu hamle ancak deniz piyadelerinin karaya çıkarılması, medyada adlandırıldığı gibi, “kara harekatı” olabilir. İran rejimi ancak böyle bir harekatla çözülebilir.

Böyle bir harekat için ABD’nin Türkiye ve Azerbaycan gibi iki sınırdaş ülkeye ihtiyaç duyacağı açıktır. İki ülkenin belli bir destek vereceklerini tahmin etmek zor değildir. Nitekim, Türkiye’ye Patriot sisteminin konuşlandırılmasının da böyle bir olasılıkla bağlantılı olabileceği gözardı edilmemelidir.

Bir kere Orta Doğu’da hiç bir devlet İran’dan yana değildir. İran’ın başarısını istemez. İran Şii dünyanın lideridir. Sünni dünyanın lideri de, Osmanlı devletinden sonraki dönemde, S.Arabistan’dır (1)

S.Arabistan, onun kolonisi haline getirilmiş Bahreyn, BAE, yerleşimci sömürgeci İsrail ile birlikte ABD’yi bu emperyalist savaş lehinde en çok tahrik eden ülkeydi.

Öte yandan, İran “resmi” devletinin devre dışı kalmış olması ya da kontrolün tamamen bir tür paralel devlet olan güçlerin eline geçmiş olması muhtemelen Çin ve Rusya gibi ülkelerin tavırlarında  tereddütlere neden oluyordur. Yalnız şurası açıktır, eğer ABD İran’da düşündüğü “rejim değişikliği” ni gerçekleştirebilirse, bu iki ülkenin kuşatılmaları bakımından çok önemli bir mesafe kaydetmiş olacaktır. Bu da, eğer Çin havlu atmazsa,  büyük bir savaş olasılığını güçlendirecek ve yakınlaştıracaktır.

Bence İran’daki rejim geç kaldı. Geniş toplumsal kesimlerden, bu arada, emekçilerden, işçi sınıfından koptu. SSCB sonrasında dünya analizini yapmadı. Yapma ihtiyacı dahi duymadı. İçine doğduğu uluslararası koşullar değişmişti (2). Devlet ve rejim olarak varoluşu ve uluslararası koşullar arasındaki bağlantıyı göremedi.  İçine kapalı bir politik yapıyı ayakta tutmaya çalıştı. Kapitalist teolojiye imanı dolayısıyla hiç bir kamusalcı açılımı olamazdı zaten.

Oysa yumuşak bir restorasyonla toplumsal tabanının daralmasının önüne geçebilir, böylece yönetici sınıf içindeki bölünmenin çözümünü görece kolaylaştırır, yeni koşullara adapte olması daha az sancılı olabilirdi.

İran’daki restorasyonla, SSCB ve Çin’de olduğu gibi farklı bir toplumsal ekonomik formasyonun inşasının önü açılmayacaktı. Sadece kapitalizme aykırı hiç bir  ekonomik temeli, vaadi de olmayan ideolojik yapısı (semboller, kültürel anlamlar vb) tedricen değişecekti.

Tekrar edeceğim, bu savaşın sonucu ne olursa olsun, İran bu halde devam edemez.

Malum, emperyalizm savaşsız yapamaz. Savaş her şeyden önce onun için ekonomik bir ihtiyaçtır. Faşizm  de emperyalizmin bu ihtiyacından ayrı düşünülemez. Tarihsel örneklere baktığımızda, faşizmlerin savaşlarla yükselip, savaşlarla çöktüklerini görüyoruz. Bir kez daha böyle olma olasılığı güçleniyor.

NOTLAR:

(1)  Elbette bu düşmanlaşma modern zamanın eseri değildir. Bunun İslamdaki ilk büyük mezhepsel ayrılığın ortaya çıkışıyla başlayan bir tarihi var. Safevilere kadar ve sonrasında  bütün büyük İslam devletleri kendilerini resmen Sünni olarak ilan etmişlerdi. Dolayısıyla Şiilikle mücadele onlar için varoluşsal bir öneme sahipti. Gayrimüslimlere gösterilen hoşgörü hiç zaman Şiilere gösterilmedi. Mesela, erken Abbasi dönemindeki Bermeki etkisinin kırılmasından sonra Sünni sarayda Şii bir görevliye rastlanmaz (Onuncu yüzyılın ortalarına doğru Bağdat’ı fetheden şii Büveyhilerin aşağı yukarı yüz on yıl  süren egemenliklerini paranteze alırsak tabii) . Oysa çok sayıda gayrimüslim görevli olduğunu biliyoruz.  Yani tarih boyunca Sünnilik ve Şiilik arasında sürekli sıcak ya da soğuk savaşlar var. Tabii bu hali salt teolojik saiklerle açıklamak yanlış olur. Daha uygun bir kavram, jeo-ekonomi-politik çerçevede, teolojik-politik olabilir

(2) İran Devrimi gerçekleştiği sırada NATO veya doğrudan ABD ve İsrail İran’a müdahale edebilirlerdi. Böyle bir hazırlık da vardı. Ancak SSCB, ABD ve NATO’yu uyararak, olası bir müdahaleye seyirci kalmayacağını ima etmişti. Yani soğuk savaş koşulları ABD’nin İran’da hareket alanını hayli daraltıyordu. Nitekim devrimden hemen sonra “rehine krizi” ne karşı ABD’nin başarısız Tabas Çölü operasyonu bu hali açıkça göstermişti.

Sonrasında İran’da, doğrudan ya da dolaylı,  ABD destekli bir kaç başarısız darbe girişimi daha olduğunu biliyoruz. Bunlardan en önemlisi, 1980’de, Hamedan yakınlarındaki Nojeh Hava Üssü’nden havalanacak uçakların Humeyni dahil devrim liderlerinin konutlarına ve ofislerine yapacakları saldırılarla başlatılacak darbeydi. Darbenin yöneticileri devrim yöneticileri tarafından görevlerinden alınmış Şah’a bağlı subaylardı. SSCB’nin TUDEH’i bilgilendirmesi, TUDEH’in de devrimci hükümeti uyarmasıyla darbe başarısız kılınmıştı.

SSCB özellikle devrimden sonra palazlanan ve devrimci yönetime karşı etkili biçimde ayaklanan, en güçlü ve etkili muhalif güç haline gelen İslamcı-Sosyalist  Halkın Mücahitleri (MEK) örgütünü, bu örgütün de arkasında olduğu mollarlarla görüş ayrılığına düşen devrin cumhubaşkanı Beni Sadr’ın 1981 Haziran’ındaki darbe girişimini desteklemedi (Darbe başarısız olunca, Halkın Mücahitleri Beni Sadr’ın İran’dan kaçarak Fransa’ya sığınmasında başlıca rolü oynamıştı. Sadr, aynı zamanda, örgütün o zaman lideri olan lideri Recavi’nin kayınpederiydi).

Halkın Mücahitleri İran rejimine karşı etkili terör eylemlerine girişerek,  Irak’la savaş sırasında Irak’ın yanında saf tutarak İran’daki etkisini kaybetmeye başladı. 2000’li yılların başlarında, İran’ın uranyum zenginleştirdiğini dünyaya ilk duyuran da  bu örgüt oldu.

ABD, İran’ın SSCB’ye karşı Afganistan’da kendisiyle birlikte saf tutmasından sonra Halkın Mücahitlerini terör örgütü olarak ilan etmiş, ancak 2012’de onu terör listesinden çıkarmıştı. Saddam zamanında merkezini Irak’a taşıyan örgüt, bildiğim kadarıyla, halen Arnavutluk’ta konumlanmaktadır. Faaliyetleriyle emperyalistlere hizmet etmeye devam etmektedir.

İran direnebilirse…

İran’daki rejim kendi yönetici sınıfı içinde ve halk sınıflarıyla ilişkisinde önemli sorunlar yaşayan bir ülke. Şimdi denilebilir ki, her ülke bu tür sorunları yaşıyor, özellikle son yirmi beş yılda ABD yönetici sınıfını kat eden çatlaklar herkesin malumu.

Ancak, İran’da durum farklı. İran’da devrime önderlik etmiş bir yönetim, devrimin kazanımlarını korumak, bunun için de rejimini anlamlı tavizler vermeden sürdürmek istiyor. Bir restorasyona yanaşmıyor. Yönetici sınıf içindeki çatışmanın başlıca nedeni budur. Bu çekişme rejimin halkla olan gerilimini de şiddetlendiriyor.

Öte yandan, bir önceki yazıda da belirttiğim gibi, İran’da sosyal devlet uygulamaları sürdürülse de, bunun ekonomik olarak önceki kadar bir anlamının olduğu iddia edilemez.  Genel olarak halk sınıflarının, ve bu arada işçi sınıfının da protestolarının bu ekonomik sıkıntılarla bağlantısı var. Sadece ekonomi değil elbette, ama ekonomik sorunlar diğer sorunların da gündeme gelmesini her zaman, her yerde teşvik eder.

ABD, İsrail ve S.Arabistan İran’ın ekonomisinin daha da kötüleşmesi ve böylece rejime yönelik iç tepkilerin şiddetlenmesini temin etmek için ülkeyi bombalıyorlar. Stratejik hedefler belirlenmiş, aşama aşama uygulanıyor. Kabul edelim, ABD ve İsrail’in askeri gücü, kapasitesi (buna istihbarat olanakları da dahil) İran’dan hayli yüksek. Ancak, bu güç asimetrisi önemli bir faktör olsa da, tek başına savaş kazanmak, ya da başlangıçta hedeflenen sonuçlara ulaşmak bakımından yeterli olmayabilir. Bunun örnekleri var.

ABD, İsrail ve S.Arabistan, İran’a göre çok daha zayıf olan İran’ın müttefikleri Husileri, Gazzelileri, Hizbullah’ı yenemedi. Zarar vermek, yakıp, yıkmak her zaman yenmek, zafer elde etmek anlamına gelmiyor. Direnişin kırılması gerekir. Bunu şu ana kadar yapamadılar.

Eğer İran bu uzaktan kumandalı saldırılara beş altı ay daha  direnebilirse, bunun için yönetici sınıf içindeki bölünmenin üstesinden gelebilirse, ağır ekonomik ve toplumsal yıkıma rağmen halkının en geniş kesimlerinin desteğini -Irak Savaşı’nda olduğu gibi- tekrar kazanabilirse, saldırganlar strateji ve taktiklerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardır. Çünkü saldıranların da güçleri sınırsız değil. Kendi halklarının, dünya kamuoyunun, bu arada,   zarar gören müttefiklerinin de baskılarına maruz kalacaklardır.

Onca yıkıma rağmen rejim ayakta kalmayı sürdürüyorsa, saldırganlar ya havlu atacaklar, ki bu durumda yaralı İran onların çıkarları bakımından eskisinden çok daha tehlikeli olacaktır. Veyahut vaktiyle ABD ve İngiltere’nin Saddam Irak’ına karşı yaptıkları gibi, doğrudan büyük bir kara harekatına girişeceklerdir. Çünkü İran öyle proksilerle, vekillerle alt edilebilecek bir ülke değil. Bu ikinci seçenek hem çok pahalı hem de çok risklidir elbette. Böyle bir seçeneğin tercih edilmesi,  ABD, İsrail ve S.Arabistan gibi ülkeler için “sonun başlangıcı” gibi bir anlam taşır demek abartı olarak görülmemelidir. Tabii bu seçeneklerin gerçekleşebilmesinin ön koşulu İran devletinin halkının desteğini kazanmış olarak direnmesidir.

Daha önceki İran yazılarında değinmiştim. İran tarihini iyi bilmek gerekir. Bu halk her devirde, her koşulda kendi göbeğini kendi kesmeyi göze alabilmiştir. İran devleti eğer halkını ikna etmişse, onunla mücadele etmek müşküldür. Sonra, bu coğrafyanın tarihsel olarak fikri ve ideolojik manada, bir “aşırılıklar”  ve dolayısıyla “aşırılar” (“gulatllar”) coğrafyası olduğunu ihmal etmemek gerekir.

İran basitçe territoryal bir devlet değil, büyük, köklü  bir kültürdür. Bir kültürün köklü ve büyük olması ancak onun farklı öğeleri potasında eritebilme yeteneğine referans verilerek öne sürülebilir (Tabii bu yeteneğin dil ile çok sıkı bir ilişkisi var) Farklı bileşenleri iranlılaştırma yeteneğinden söz ediyorum. Onun için Arapların yaptığı gibi onu savaşla yenmiş olsanız da,  artık fiili bir çöküşün önüne geçilemez hale gelmiş olduğu koşullarda, İslamı kendi ihtiyacı olduğu için kendi kültür potasında erittiği halde benimsemiştir. İran kültürü, bütün büyük kültürler gibi,  adapte olmaz, adapte eder (Mesela bu bakımdan, Türkler sadece adapte olabiliyorlar).  İran için önemli olan, İrani kültürün, isterseniz geleneğin ya da bin yıllar içinde, güçlü kültürlerle çatışmalı etkileşim içinde damıtılmış geleneğin (mesela devlet geleneği, devrimci düşünme geleneği) sürdürülmesidir. Dar kalıplara tıkıştırma, dar ideolojik bakış açılarının İran tarihinin genelinde, İran’a zarar vereceği gayet iyi bilinmektedir. Kimbilir, şimdiki yönetimin söz konusu gelenekten kaynaklanan bir refleksle dar kafalı hareket etmekten kaçındığına da tanık olacağız.

Bizim (totolojik olduğunun farkındayım) dar kafalı, cahil Türk-Ulusalcı-İslamcılar her zaman İran’ın etnik olarak çok karışık olduğunu, özellikle Türk unsurun gücünün sürekli arttığını, bu yüzden de İran’ın parçalanmasının kaçınılmaz olduğundan dem vururlar. Oysa, yüzyıllarca İran, etnik olarak “farsi” olmayan hanedanlıklar tarafından yönetildi. Örnekse, Selçuklular, Safeviler, Afşarlar (Nadir Şah devri), Kaçarlar hep Türk soylu hanedanlıklardı. Ama İran potasında erimiş olarak. Özcesi,  İran İran olarak kaldı. Bu yüzden bugün hâlâ bölgesindeki tek egemen devlet.

Bu arada, “İran parçalanıyor” propagandası yapan Türk-ulusalcı-İslamcı zevat, iktidarda olmanın avantajıyla  uşaklığını yaptıkları emperyalistlerin, siyonistlerin  telkiniyle Türkiye’nin parçalanması yolunda  adımlar atıyorlar.

Bugünkü Şii İran devletini kurucusu olan (İran devletini Şiileştiren doğrudan Şah İsmail değildi. Şah İsmail şeri anlamda Şii değil, onun o zaman ki Anadolu ve yakın çevresinde yaşayan, kendisinin de içinden çıktığı  konar-göçer Türkmenlein bugünkü Aleviliğin dinsel anlayışına yakın bir dinsel anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Daha doğrusu Anadolu’daki Türkmenlerle temas halindeyken onların inançlarından da etkilenmişti. Bununla birlikte, emperyal bir devlet kurmak söz konusu olduğunda, anlaşılır nedenlerle üniform, şeri 12 İmam Şiiliği’ni egemen kılmak için girişimlerde bulunacaktır. Tabii bu girişimlerin akşamdan sabaha sonuç vermesi beklenemezdi. Ancak süreç içersinde onun çocukları ve torunları (özellikle 1.Şah Abbas) İran’da on iki imam şiiliğini şeri manada tesis edeceklerdi.

Şöyle demek daha doğru olur: Bir tarikat olarak ortaya çıkan Safeviler merkezi bir devlet  oluşturma aşamasına gelene kadar Anadolu ve civar coğrafyalarda merkezi devletlerin kontrolü altında yaşayan ama bu kontrole de direnen konar-göçer, göçer Türkmen toplulukları etraflarına toplayabilmek için onların günümüz Aleviliğinin gayri-şeri İslam yorumuna benzeyen bir anlayışı sahiplenmişler, bunun propagandasını yapmışlardı. Böylece, mesela, Osmanlı gibi rakip bir devletin toplumsal tabanını zayıflatmayı öngörmüşler, bunda bir hayli başarılı olmuşlardı. Burada, esas sorun Osmanlı’nın Sünni olması, safevilerin Şiiliğe meyli değildir. Asıl sorun, merkezi, emperyal bir devlet kurma ve onu sürdürebilmektir. Dinsel anlayış, ya da ideoloji bir araç olarak görülmelidir. Aynı ideoloji söz konusu olduğunda, pekala tam tersi olabilirdi.

Nitekim, Safeviler palazlanıncaya kadar, yani emperyal devlet kurma aşamasına kadar, bu gayri-şeri kızılbaş İslam anlayışının bayraktarlığını yapmışlar, ancak daha sonraki emperyal vizyonları bakımından bu vaktiyle bayraktarlığını yapmış oldukları gayri-şeri anlayışla çatışmaya girmişlerdir. Üniform bir din ihtiyacı kendisini dayatmıştır. Kızılbaşlığın özellikle de devletin askeri organındaki gücünü, 1524-36 ve 1576-90 yıllarındaki iki nihai iç savaş sonrasında (daha doğrusu, ancak 1590 sonrasında, tarihte İsfahan Dönemi olarak tabir edilen evrede) kırabilmişler, Osmanlı devletinin resmen (en azından kağıt üzerinde) bektaşiliğe bağlı Yeniçerileri tasfiyesine benzer şekilde, Kızılbaşları şiddetle tasfiye etmişlerdir. Ve yerlerine yine Osmanlı devletinin vaktiyle yaptığına benzer şekilde devşirme kapıkulları sisteminin muadili olarak görülebilecek Gulamlık (kölelik) sistemini kurmuşlardır.

Yani merkezi emperyal bir devlet kurabilmek için gerçekçi gereklilikler, siyasal ideolojik-pragmatik ihtiyaca yanıt veren dinsel anlayışların, o güne kadar ki resmi ideolojik söylemlerin, şeri, üniform bir dinsel anlayış lehine,  yadsınmasını zorunlu kılmıştır. Osmanlı devleti de yükselene, bir emperyal devlet haline gelene kadar Türkmen topluluklarla benzer bir ilişkiye sahipti ve  katı şeri bir İslam  anlayışını dayatmamıştı.

Safeviler karşısında Osmanlı devleti hiç bir zaman kesin bir zafer elde edemedi. Çaldıran’dan sonra da iki devletin savaşları, çatışması devam etti. En erken döneminde  kızılbaş Türkmen toplulukların ağırlığının hissedildiği Celali Ayaklanmalarının  İran’dan destek görmüş olduğu açıktır. Ancak Safevi İran’ın da benzer ayaklanmalara sahne olduğunu biliyoruz. Muhtemelen Osmanlı siyaseti de  rakibine karşı bu ayaklanmaları el altından teşvik etmişti.

Aslında söz konusuTürkmen topluluklar üzerindeki Safevi etkisinin azalması, bunların giderek Safevilerin aleyhine yönelmesi, emperyal bir devlet kurmak vizyonuna sahip Şah İsmail’in döneminde hissedilebilir ölçüde başgöstermiş, sonrasında da giderek ivmelenmiştir. Yani bu durumu kahir ekseriyeti milliyetçi ya da Türk-İslamcı Türk tarihçilerinin iddia ettikleri gibi Çaldıran Savaşı’yla değil, Safevi devletinin yukarıda değindiğim realist siyasal ihtiyaçlarını gerçekleştirme kararlılığıyla izah etmek gerekir. İran gibi köklü bir devlet anlayışının, özellikle rakibini zayıflatmaya yönelik pragmatik ideolojik söylemlerinin esiri olması beklenemezdi.

Bugün de duruma böyle bakmak lazım. İran devletinin süreç içinde varlığını sürdürebilmek için gerekli olan adımları atacağı beklenmelidir. Ama süreç içinde.

Çok daha önceki bir zamanda Araplar, Kadisiye Savaşıyla (636 yılı)  Zerdüşti Sasanileri yendiler. Sasanilerin başkenti bugünkü Bağdat’ın 25-30 km kadar güneyinde bulunan Tizpon’du. Sasani bakiyesi, bu kente 100 km kadar mesafesi olan Sasani devrindeki adı Hire olan kendi kontrollerindeki Kufe kentinde, Arapların eline geçtikten sonra yeni bir “İran dini” olarak görülmesi gereken Şia dinini kurdu.  Abbasi Devrimi’nin gerçekleştirilmesinde, devrimden hemen sonra Abbasi devletin yönetiminde Şiiler ve İran toplulukları çok etkili oldular.

Bunları yaparken sadece askeri yeteneklerini, kapasitelerini değil, kültürel, entellektüel birikimlerini de en etkili biçimlerde kullandılar. Eğer İran kaynaklı felsefe ve yazını çıkartırsanız, İslam kültürü hayli yoksullaşır(1).

Yine mesela, 230 yıl kadar sürmüş Safevi devrinde yaşamış Molla Sadra Şirazi çapında, kalitesinde bir düşünüre, 600 küsur yıl sürmüş Osmanlı ülkesinde rastlayamazsınız (Bununla birlikte, emperyal bir devlet haline gelen ve şeri bir Şiilik anlayışını ülkede egemen kılan Safevi yönetimin Molla Sadra’dan haz etmediğini tahmin etmek hiç de zor olmayacaktır. Yani aslolan, her zaman, her yerde görüldüğü gibi,  devletin bekası ve dolayısıyla ihtiyaçlarıdır. Bu bakımdan, bir devirde ulunan, başka bir devirde kargışlanabiliyor).

Bugünkü durumda, İran’ın saldırgan düşmanları uzaktan kumandalı bu savaşla hedeflerine ulaşmak için bastıracaklardır. İran’ın direncini ülkenin içindeki hoşnutsuz kesimleri, kitleleri harekete geçirerek kırmaya çalışacaklardır. Burada, artık bölgenin genelinde  emperyalistlerin, siyonistlerin proksisi haline gelmiş Kürtleri kast etmiyorum. Onlarla İran’ı yenemezsiniz, tersine direncini arttırırsınız.

Öte yandan, Çin ve Rusya gibi ülkelerin stratejik ortak ilan ettikleri İran’a yapılan bu saldırılara beklendiği ölçüde tepki vermemelerinin nedenleri arasında, herhalde, İran’ın bu iç durumunun da etkisi vardır. İran’ın direnmeye devam etmesi muhtemelen Çin ve Rusya’nın tavırlarını yeniden gözden geçirmelerini de sağlayacak, cesaretlerini arttıracaktır.

Bu arada,  Hamaney öldürüldü. Bunun bir ölçüde kendi tercihi olabileceği de ihmal edilmemelidir. Şehitlik geleneği özellikle Kerbela vakasından itibaren Şii İslam anlayışında ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. İmam için en üst mertebedir.

Son olarak, İran’ın ABD’nin uydusu olan ülkelere, üslere yönelik karşı saldırısının da gayet akıllıca olduğunu belirtmek isterim. Öyle ki, bu uydular ABD’nin kendilerini savunamadığını gördüler. Sadece bölge ülkeleri değil, Avrupa ve Asya’daki (mesela, Japonya ve G.Kore) olası bir Rus ve/veya Çin savaşında ABD’nin kendilerini koruyamayacağını ciddi şekilde düşünmeye başlamışlardır.

NOTLAR:

1) İslamın Arap etnisitesinin bir dini halinde kalmasına izin vermeyen, bundan dolayı da İslamın sadece coğrafi işgallere odaklanarak üzerindeki nüfusları  kaale almayan Emevi tavrını alt ederek yıkılmasında, İran coğrafyasında, İran kültür havzasında, kadim İran siyaset ve devlet geleneğinin etkileri altında İslamın farklı etnisitelere mensup topluluklar arasında yayılmasında İran’ın eşsiz bir rolü olmuştur. Çin ve Batı Asya arasında kalan geniş bir coğrafyanın İslamlaşması İran etkileri altında olmuştur. İran “mevali” devriminin öncüsüdür. Kadisiye’nin rövanşı,  Arap etnisitesi açısından bakıldığında, ağır olmuştur.

Hanefi mezhebinin, artık bir Abbasi devleti organik aydını haline dönüşmüş olan öğrencisi Ebu Yusuf dolayımıyla, kurucusu olan İmam Hanefi İranlıdır. Doğum yeri Şiiliğin de doğum yeri (miladi 699 yılında doğmuş olabileceği tahmin ediliyor) olan Kufe şehridir. Ailesi muhtemelen (yine İran coğrafyasında bulunan) Horasan kökenlidir. Yani “acem” ve “mevali” dir.  Ağırlıklı olarak bir “acem” ve “mevali” devrimi olarak görülmesi gereken Abbasi devriminin gerçekleşmesinde İmam Hanefi ve Okulu’nun mücadelesinin ihmal edilmemesi gerekir.

Eğer her mezhebi kendi içinde bir din olarak tasavvur edecek olursak, Hanefilik dininin mevalilerin dini olduğunu pekala söyleyebiliriz. Hanefilik Arap etnisitesinin egemen olduğu coğrafyalarda tutunamamıştır. İmam Şafi, İmam Malik, İmam Hanbeli etnik olarak Arap idiler. Batı Asya’dan Çin’e kadar uzanan coğrafyada İslamın kozmopolit bir görünümle kalıcılaşmasında ( Emevi yönetimleri mevalileri “gerçek müslüman” olarak kabul etmiyor, onlardan cizye alıyordu)  İran müdahalesi ve hanefilik çok önemli işlev görmüşlerdir.

İmam Hanefi, Şii fıkhına, İmamcılığa, Caferiliğe karşı idi. Yani Şii teolojisine karşıydı. En azından okulunun ondan sonra gelen temsilcileri çubuğu Şiilik aleyhine daha da büktüler. Bunu da anlamak gerekir. Ne olduğunuzu izah ederken, ne olmadığınıza da vurgu yapmanız gerekir. Gelgelelim, Ebu Hanife, teolojik olarak değil ama politik olarak Aliciliği, Emevilere karşı Alici muhalefeti destekliyordu. İsterseniz şöyle de ifade edebiliriz: Ebu Hanife, Emevilere karşı mevali direnişinde teolojik olarak değil ama politik olarak Şiiliği desteklemişti. Nitekim, devrin şiilerinin de onu politik bir müttefik olarak gördükleri; buna karşın, akidesi itibariyle onu hiçbir zaman kendilerinden saymadıkları bilinmektedir.

Bekleneceği gibi, Abbasi yönetimi iktidarını sağlamlaştırınca, “devrim evlatlarını yer” deyişine uygun olarak iktidarını temin eden devrimcilerini tasfiyeye başladı. Ebu Hanife de devrimin vaatlerini gerçekleştirmesini ölene kadar kararlılıkla savunmayı sürdürdüğü için yani pedal çevirmekten vazgeçmediği için Alici ayaklanmaların yer yer sürdüğü koşullarda, hapsedildi ve hapishanede  öldürüldü (767 yılında).