Tekrar edelim, teknik olarak, sermaye birikim sürecinin finansallaşması anlamına gelen neoliberalizm uluslararası bir finans oligarşisi yarattı. Bu durum, ulusal finans kapitallerin ortadan kalktığı anlamına değil, uluslararası finans kapitalin ulusal finans kapitalleri kat ettiği anlamına gelir (1)
Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, bunu, neoliberal finansallaşmanın, finans kapitalin bileşimindeki finansın konumunu, öncellenmemiş ölçüde, üretici sermaye karşısında baskın hale getirmiş olması sayesinde gerçekleştirebilmiştir. Bunun için de, paranın, diğer menkul değerlerin, emtia ve hizmetlerin, küresel çapta, engellenmeden hareketi gerekliydi. Bizatihi bu hareket finansın egemenliğini takviye ederek, finans kapitalin uluslararasılaşmasını, dolayısıyla bir uluslararası finans kapital oligarşisinin oluşmasını temin edecekti.
Yalnız not edilsin, bütün bu süreç, basitçe, bir neoliberal siyaset tercihinden değil, bizzat emperyalist hegemonya sisteminin ihtiyaçlarından doğmuştur. Özellikle 70’li yılların başlarından itibaren sıklığı ve şiddeti artan stagnasyon bu ihtiyacın baskısını arttırmıştır.
Bunu olanaklı kılan iki tarihsel gelişmeden de söz etmemiz gerekir. Birincisi, geleneksel kolonyal emperyalist imparatorlukların, ABD’nin hegemonik önderliği altında ve onun yeni-sömürgeci sistemi lehine tasfiye edilmiş olması. İkincisi, sosyalist dünya sistemi ve ona dayanarak, onunla birlikte yükselen “üçüncü dünya”nın tasfiyesi.
Bu uluslararası finans kapital kendi içinde olduğu gibi, tarihsel olarak sermaye düzeni üzerinde yükselen ulusal devletler karşısında da çelişkilere, gerilimlere, değişen yoğunluklarda çatışmalara referans verir. Hatta bu ikincisinin ağırlığı, birincisinin çelişkilerini de takviye ediyor.
Neoliberalizmin küresel hedefleri bakımından sürdürülebilmesi bu uluslararası finans oligarşisinin öncü rolüyle olanaklı olabilecektir. Küreselleşme ve sermaye, dolayısıyla yönetici sınıf arasındaki bağın kurulmasında, pratik olarak, uluslararası finans sermayesinin ayrıcalıklı bir rolü vardır.
Böyle bir ayrıcalıklı rol, her şeyden önce ulusal devletin rolüyle, teknik işleyişiyle çatışır.
Burada soru, emperyalist devletlerin ve genel olarak hegemonya sistemin bileşenlerinin, ve tabii bu hegemonyaya meydan okuyan ülkelerin de ((Hegemonyanın gerilemesi, tanımı itibarıyla, meydan okumalara referans verir. Mesela, 19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren Almanya ve Japonya meydan okuyan emperyalist devletlerdi), ulusal çıkarlarını, neoliberalizmin uluslararası talepleriyle nereye kadar, ne ölçüde uzlaştırmaya yanaşacaklarıdır. Neoliberalizmin yazgısını bu soruya verilecek yanıt belirleyecektir.
Bu arada, “meydan okuyan” rolünü üstlenmiş olanlar da dahil olmak üzere, emperyalist sistem sadece finans kapitalden, genel olarak sermaye sınıfından oluşmuyor. Bunu unutmayalım.
Söz konusu kararın ne şekilde olacağı konusunda asıl belirleyici olacak güç, belli öznel koşullar oluştuğunda, işçi sınıfı ve genel olarak halk sınıflarıdır. Onların direnişleridir.
Bu çelişki ve çatışmalar şu ana kadar, “dünya savaşı” olarak tabir edilen emperyalist güçler arasında doğrudan cereyan eden büyük savaşlara yol açmadı. Yine de, emperyalist güçlerin denetiminde, dolaylı vekalet savaşlarının bölgesel düzeylerde sürüp gittiğine tanık oluyoruz.
Bu tür savaşlardan biri olarak Ukrayna’da cereyan edeni, büyük bir savaş potansiyeli taşısa da, artık giderek bu olasılığın zayıflama sürecinde olduğu izlenimi ediniyoruz. Çünkü bu savaşın çıkartılmasının tek veya başlıca gayesi, meydan okuyan Rusya’nın burnunun sürtülmesi değil, ondan daha fazla, Alman emperyalizminin enerjisinin köreltilmesidir. Bu konuya daha önceki yazılarda değinmiştim. İsterseniz buna, “bir taşla iki kuş vurmak” da diyebiliriz.
Anglo-Amerikan emperyalizmi benzer bir stratejiyi önceki iki dünya savaşında da izlemiş, Almanya söz konusu olduğunda, ikisinde de hedeflerine hemen hemen ulaşmıştı. Şimdi de, Almanya’nın kayıpları büyüktür ( Alman ulusal devletinin kendi aleyhine gerçekleşen bütün gelişmeler karşısında, en azından şu ana kadar, teslimiyetçi bir tavır sergilediğine tanık oluyoruz)
Genel olarak bu dolaylı bölgesel savaşların uluslararası finans kapitalin çıkarlarına uygun olduğu açıktır.
Daha önce söylemiş olduğum gibi, bu oligarşi, mevcut hegemonya sisteminden çıkar, onun politik, askeri gücüne dayanır. Onun globalist neoliberal stratejisinin öncü gücüdür.
Bu öncünün globalist hedeflerine ulaşmak bakımından yapmak istediği, dünya çapındaki sermayeyi, devletleri kendi yanında hizalamaktır. Bu hizalamaya direnen güçleri çeşitli yöntemlerle (ikna, yaptırım, ceza kesme, “rejim düşürme”, askeri müdahale gibi) etkisiz hale getirmektir. Bu hizalama, sadece Rusya, İran, Venezuela, Çin, Hindistan vb ülkeler için değil, Almanya, genel olarak Batı Avrupa ülkeleri, yine mesela, Kanada için de geçerlidir. Yarın, söz konusu globalist hedefler bağlamında, yanlış bir şey yapacak olursa, Amerikan yönetimi için de geçerli olabilir.
Amerikan devleti öncelikli olarak söz konusu uluslararası yapının küresel ihtiyaçlarını gözeten, kollayan, koruyan işlevlere, yükümlülüklere sahiptir. Ulusal devlet rolünü, global devlet rolünün önüne koyamaz. Bu olguya işaret edilmesi, özellikle son otuz yılda keskinleşen, Amerikan devletinin ve (genel olarak sermaye sınıfını da kat eder şekilde) toplumunun içsel bölünmelerinin açıklanabilmesi bakımından önemlidir.
Tekrar ediyorum, emperyalistler arasındaki çelişkiler, vaktiyle Kautsky’nin iddia ettiği şekilde, ortadan kalkmıyor. Tersine alttan alta, içten içe daha da derinleşiyor. Bu olguyu, Ukrayna sorunu etrafında emperyalist “müttefik” devletler arasında cereyan eden çekişmelerde net olarak görebiliyoruz.
Burada fark, neoliberalizmle zuhur eden, ama onun işleyişi için de gerekli olan uluslararası finans kapitalin oynadığı ve esas olarak çelişkileri bastırabilme kapasitesine referans veren rolüyle alakalıdır. Devletler karşısındaki özerkliğinden kaynaklanan bir kapasite.
Bir dünya savaşı olasılığının artmakta olduğunu epeydir yazıyorum. Daha önce bu savaşın en güçlü olası coğrafyasının, önceki iki savaşta da olduğu gibi, özgül olarak, Ukrayna, Kafkasya, Baltık bölgeleri olacağına dair öngörüde bulunmuştum. Ancak, Ukrayna’daki savaşın hâlâ bu potansiyele sahip olmakla birlikte, bir dünya savaşına yol açabilme kapasitesinin azaldığını yukarıda belirtmiştim. Çünkü uluslararası finans kapital, bu savaşla ulaşmak istediği hedeflere önemli ölçüde ulaşmıştır. Hem Almanya’nın hem Rusya’nın gazı kaçmıştır. İkisi arasında olası bir işbirliğinin yolları da (an itibariyla) kapatılmıştır.
Ukrayna’daki savaş, muhtemelen inişli-çıkışlı bir seyir halinde, ama genellikle istenen sınırların dışına pek çıkılmaksızın (biraz ileride buna bir “barış antlaşması” kılıfı uydurulabilir) daha sürdürülecektir. Almanya ve Rusya üzerinde bir Damokles kılıcı gibi sallanacaktır.
Yeri gelmişken, eğer bu neoliberal küreselci strateji sürerse tabii, artık başlıca meydan okuyan odak ülke olarak Çin için de, Tayvan sorunu etrafında benzer bir plan uygulanmak istenebilir. Çin’in enerjisini Tayvan’da tüketmesi, başka bir ifadeyle, Tayvan’ın Çin’in Ukraynası olması planlanıyor olabilir. Ancak Çin Rusya değildir. Böyle bir hesap hatası yapılabilir mi, göreceğiz.
Buradan hareketle şöyle bir soru soru sorulabilir : Uluslararası finans oligarşisi, şu ana kadar, doğrudan büyük bir savaştan kaçınmıştır. Pekiy, faşizm ihtiyacının yükseldiği koşullarda daha ne kadar bundan kaçınabilecektir? (2)
DEVAM EDECEK…
NOTLAR:
(1) Marx dolayısıyla biliyoruz, kapitalizmin 16.yüzyıldan itibaren sürekli yayılma, genişleme, bir dünya pazarı oluşturma eğilimi artık önüne geçilemez bir görünüm kazanmıştır. Bu süreç içinde pre-kapitalist deneyimleri (bu deneyimlerle karakterize edilen devletleri) girdabına dahil etmiş, kendisine eklemlemiş, bu sayede onları (genellikle dayatmalarla) yönlendirme, dönüştürme, boyunduruk altına alma olanağına da kavuşmuştur (Aslında, sadece pre-kapitalist oluşumları değil, 20.yüzyılın özellikle son 15 yılından itibaren belirginleşen bir süreç olarak “post-sosyalist” toplumları da soğurmuştur).
Bu tarihsel eğilimi, ulus devletlerin tarihsel bir vaka haline geldiği koşullarda, kapitalist işleyin bütün alanlarında, uluslararasılaşma görünümü almıştır. Şöyle de söylemek mümkündür: Burjuva toplumu, “uluslararası bir burjuva toplumu” oluşturma dinamizmine sahip olmuştur. Kapital’in yayınlandığı sıralarda, kapitalizm bu yolda epey bir mesafe kat etmişti.
Burjuva toplumunun ya da sermayenin bu güçlü eğiliminin ulusal çıkarlar adına engellenmek istendiği durumlarda da, iç savaşlar, büyük savaşlar, devrimler patlak vermişti.
(2) Dikkat edilirse, artık finans-oligarşisi “demokrasi”, “insan hakları” vb ideolojik gerekçeler öne sürme ihtiyacı duymuyor. Doğrudan- amiyane tabirle- ülkelere, ülkelerin ekonomik kaynaklarına “çökme” yi telaffuz ediyor. Tehdidini, elde etmek istediği sonuçlara vurgu yaparak açıkça yapıyor. Paravanlara ihtiyaç duymuyor.
Hatta -kendilerinin vaktiyle va’z ettikleri liberal demokratik ölçütlere göre dahi- şu ya da bu düzeyde ya da kalitede demokratik bir sürecin işlemekte olduğu ülkeleri hedef alabiliyorlar. Güncel örnekler olması dolayısıyla, Venezuela sol popülist demokratik bir anlayışa sahipken, İran’ın popüler-teokratik bir yönetim anlayışı var. Şah devrine göre anlamlı ölçüde demokratiktir. Her şeyden önce cumhuriyettir. Ulusal egemenliğin halka aktarıldığı bir devrimden çıkmış rejimden söz ediyoruz. Her iki ülke de bugün, tarihlerinde hiç olmadıkları ölçüde demokratiktir, hatta siyasal alanın boyutu bağlamında, demokrasidir (Öz ve kalite ayrı bir meseledir, ama bu sorun liberal demokrasi şampiyonu devletler için de geçerli değil midir? New York’un özsel olarak sistemle sorunu olmayan wokist belediye başkanının adaylık ve seçim sürecini hatırlayalım).
Oligarşi bunu sadece sistemine entegre olmaya direnen ya da meydan okuyan ülkelere karşı yapmıyor. Gerektiğinde emperyalist ülkelerin devletlerine, halklarına, hatta tekelci baskılara direnen sermaye gruplarına yönelik olarak da yapabileceğini saklamıyor. Bu bakımdan, iç siyasetle, dış siyaset arasındaki içsel bağlantıyı her zaman dikkate almak gerekir.
Bu çerçevede, mesela, Venezuela’ya yapılan saldırı, ülkenin devlet başkanının kaçırılması, aslında, Amerika’da da, gerek duyulursa, nelerin (siyasal figürler söz konusu olduğunda, belki benzerinin) olabileceğinin habercisi olarak görülmek gerekir. Yani bu salt “dış işleri” gibi görünen, Amerikan halkının muhtemelen büyük kısmının da böyle algıladığı bu olayın aslında “iç işleri” ne değgin imalarının olduğu açıktır. Uluslararası yasallığı takmayan, ulusal yasallığı da takmaz. Ya da tersi. Naziler’in mesela, böyle bir davranış mantığı yok muydu? Faşistleşme sürecine bu açıdan da bakmak gerekir (Tıpkı liberal demokrasi alternatifinde olduğu gibi, faşizm alternatifi de bir süreç içinde oluşur. Toplumsal meşruiyet ihtiyacı bunu öngerektirir).
Solcular olarak yaptığımız bir yanlış, faşizmi kapitalist düzenin bir arızası ya da “olağanüstü hal” rejimi görmektir. Hayır, faşizm, burjuva diktatörlüğünün liberal demokrasi yerine ihtiyaç duyulduğunda devreye sokulacak bir alternatif yönetim biçimidir. Aykırı, “olağandışı” bir uygulama değildir yani. O diktatörlüğün iki olağan anlayışından biridir.
Bu başlık altındaki önceki yazılardan birinde, onun tarihsel dinamik eğilimine vurguyla, “aslında kapitalizm her zaman emperyalisttir” demiştim. Şimdi de, kapitalizm faşizan rejimler olmadan bu dinamik eğilimini sürdüremez diyeceğim. Yani emperyalizm ve faşizm kapitalizmin önüne geçilemez içsel dinamiğinden kaynaklanan ekonomi-politik karakteristiğidir. Dolayısıyla, ikisi de onun işleyişi bakımından anomali olarak görülemez.
Bu bakımdan mesela, “bonapartizm” 19.yüzyıl ortalarında, serbest rekabet kapitalizmi olarak ifade edilen dönemin faşizmi gibi görülebilir. Bununla birlikte, finans kapitalin egemenliği altındaki emperyalizm devrinin faşizmi bonapartizm değildir. Ondan hareketle, “sınıflararası denge” sorununa atfen tanımlanamaz.
Faşizm finans kapitalin ihtiyacıdır. Olağan bir yönetim biçimidir (Daha önce de durum farklı değildi. İkinci Savaş’tan sonra sosyalist blokla soğuk savaş halinin gerekleri bunun açık şekilde egzersizini güçleştiriyor, yer yer, özellikle popülizmlerle, kamufle ediyordu. Dikkat edilirse, söz konusu dönem emperyalist ülkelerin liberal demokrasiyi tarihlerinde en uzun süre kullandıkları bir zaman aralığına tekabül eder). Onun uluslararası özerk bir görünüm kazandığı koşullarda, artık küresel bir vakadır.
Onun yerine, “soğuk kanlı değerlendirme” yapmak adına, “faşizan”, “otoriterlik”, “olaganüstü hal rejimi”, “patrimonyalizm” , “istibdat” vb gibi daha “mütevazi” terim veya kavramları ikame etmek, böylece ona erişilmesi kolay olmayan, ya da ara aşamalardan geçildikten sonra ulaşılabilecek bir “zirve kavram” muamelesi yapmak, emperyalizmin artık bu kadar açık şekilde ulusal ve uluslararası yasallığa aldırmadığı, tehditkâr ve saldırgan olduğu durumda utangaç bir değerlendirme olarak görülmek gerekir. Sonra bu konuyu daha ayrıntılı ele alacağım.