Böyle olmaz

Tayyip Erdoğan’ın gayrimeşru faşist rejimi rutin “CHP mitingleri” yle değil, kararlı direnişlerle geriletilebilir.

AKP yönetimine karşı ilk kitlesel toplumsal itiraz çok ağırlıklı olarak  CHP seçmenlerinin katılımıyla, Bayrak Mitingleri sırasında gerçekleşmişti. Bu söz konusu mitingler CHP’ye yakın bazı dernekler tarafından organize edilmişti. Bununla birlikte mitingler, CHP’nin kontrolünde ve yönetiminde değildi. Kitlesi bilindik (sağ ve sol eğilimleriyle)  Kemalist  ideolojik formasyonunun taşıyıcılarıydı.

Gezi direnişleri sırasında da yine ağırlıklı olarak bu ve benzeri siyasal, ideolojik eğilimlere sahip kitleler sahnedeydiler. Bu bakımdan Bayrak Mitingleri ve Gezi direnişleri arasında bir süreklilik tespit etmek meşrudur.

Ancak bu kez, ağırlıklı olarak yine CHP seçmenlerinin oluşturduğu direnişçilerin, önceki mitinglere göre CHP ve onunla şu ya da bu derecede ilişkili dernek ve kuruluşlarla mesafesi sola doğru hayli açılmıştı. Bu halin en spektaküler ifadesi, Taksim’e gelişinde Kılıçdaroğlu’nun  kitleler tarafından kaale alınmayarak alana yabancılaştırılmasıydı.

Gezi kitlesi,  çoğu kapitalizmi sorun olarak gören, çoğunluğu itibariyle sosyalist olmasa da, sosyalist anlayışla bir sorunu olmayan kişilerden oluşuyordu. Kahir ekseriyetinin ortak paydası, tartışma götürmez biçimde,  laik ve demokratik cumhuriyetti. Parti olarak CHP, CHP liderliği dışlanmıştı. Seçmenleri inisiyatif alarak partilerini saha dışına itmişlerdi.

O sıralarda, Kürt siyaseti,  AKP rejimiyle flörtü devam ettiği için rejim lehine meydanlarda fren işlevi görmek için oradaymış gibi davranıyordu. Bununla birlikte çok sayıda Kürt yurttaş, partilerine rağmen direniş alanındaydı. Ancak onların da direnişin ana gövdesini oluşturan kitlenin  rejimin yıkılması talebine itirazları vardı. Hükümetin istifasını, rejimin yıkılmasını talep etmiyorlardı. Nitekim, Gezi’nin bastırılmasından sonra Öcalan, Tayyip Erdoğan’a, ” seni Gezi’de biz kurtardık” mealinde bir şey söylemişti.

Aslında bu o zaman henüz oturtulmakta olan rejimin böl-yönet taktiğinin başarılı bir şekilde uygulanması anlamına geliyordu. Kürt siyaseti AKP rejimi saflarına dahil olunca, zaten önderlikten yoksun olan ama ağırlıklı olarak demokratik, eşitlikçi sol değerlerle bir sorunu olmayan geniş direnişçi kitle daha kolay etkisizleştirildi.

Yapılan ilk seçimde bu kitlenin siyasal kontrolü yeniden, sokağa çıkan yolları kapatma misyonu yüklenmiş, CHP’ ye verildi.

Bir kaç yıl sonra da 7-8 bin kişinin hayatına mal olan, on binlerce insanın yerini yurdunu terk etmesine yol açan “hendek savaşları” ile Kürt siyaseti geri püskürtüldü.

Tanık olduğumuz bu son halk hareketi rejime karşı yurt çapında ortaya çıkan üçüncü kitlesel direniş oluyor. Ancak bu kez, öncekilerine göre, bazı farklılıklar taşıyor.

Bugünkü direnişler, derhal CHP tarafından kontrol altına alınmak istenmiş, büyük ölçüde bunda da başarılı olunmuştur. Direniş, Saraçhane Meydanı’nda “darbeci” olarak ilan edilmiş rejimin belirlediği sınırlar içinde gayri meşru rejimin meşruiyetini onaylayan ve onaylatmak isteyen “gaz alma mitingleri” olarak rejimin açtığı dar alan içinde eritilmek istenmektedir.

Gezi sırasında belediyelerin çoğu AKP’nin elindeydi. Şimdi CHP’nin elindedir. Ancak bu olanak direnişi genişletip, güçlendirecek surette kullanılmamaktadır. 15 Temmuz’da AKP, “darbe var” diyerek, belediye olanaklarıyla binlerce kişiyi seferber etmişti. Bugünse, Saraçhane Meydanı’nın doğru düzgün bir ses düzeni, kablolu internet ağı dahi yok.

Katılımcıların büyük çoğunluğu yine CHP seçmenidir. Bu da anlaşılır bir şeydir. Çünkü bu ülkenin tarihsel olarak demokratik eğitimi ve duyarlılığı en yüksek kesimi sosyalist sol ve CHP kitlesidir.

Gelgelelim, Gezi’den bu yana CHP seçmeni olan kitlenin, özellikle de çoğunluğu genç olanlarının  Türkçü, laik bir milliyetçiliğin etkisine girdiği, soldan uzaklaştığı gözlemleniyor. Bu kesimin slogan ve pankartları bu eğilimi net olarak yansıtıyor. Yani bugünkü CHP kitlesi, önceki kitlesel eylemlerin kitlesine göre sağa savrulmuş, sol siyasetle mesafeleri anlamlı derecede açılmıştır.

Dört akşam katıldığım Saraçhane mitinglerindeki ilk gözlemim bu oldu. Gezi’deki sol coşkuyu göremedim.

Bu duruma yol açan dünya çapında ve ulusal düzeyde nedenler var. Dünyada genel olarak ırkçı, yabancı düşmanı  vurguları olan bir sağcılık epey bir zamandan beri  yükseliştedir.

Türkiye’de Kürt sorununun, her ikisi de emperyalizme tutunan,  milliyetçi Kürt siyaseti ve  milliyetçi Türk siyaseti tarafından istismarı hem Türkler hem de Kürtler arasında birbirlerine karşı anti-demokratik, şoven duyguların güçlenmesine katkı yapmıştır.

Bu durumu bir kez daha net olarak geçtiğimiz pazar günü gündüz Yenikapı Alanı’nda; akşam, Saraçhane Meydanı’nda gözlemledik. Son derece ciddi, karşılıklı restleşmeyi, inkârı açık eden bir yarılma söz konusudur.

Öte yandan, rejimin bu darbesinden önce yeni bir “Kürt açılımı” girişimiyle Kürt siyasetinin darbeye karşı direnişe katılma olasılığını dramatik olarak azalttığı, Gezi’de olduğu gibi, Kürt siyasetini izole ettiği görülmektedir.

Gezi öncesinde AKP’nin o zaman ki koalisyon ortağı olan Gülen Cemaati ile birlikte polisi ve adliyeyi devreye sokarak gerçekleştirdiğine benzer hukuksuz uygulamalara tanık oluyoruz.

Erdoğan burada durmayacak. Devam edecektir. Darbe sona ermemiştir. Erdoğan gayri meşru kayyım atamalarına devam edecektir. İstanbul’dan vazgeçmeyecektir. CHP içinde Truva Atları oluşturarak partiyi bölmeyi deneyecektir.

Tabii diğer yandan da Kürt kitlelere havuç uzatmayı sürdürecektir. Onların yükselen rejim karşıtı dalgaya dahil olmamaları için çaba harcayacaktır.

Erdoğan mitinglerle geriletemez. Direnişle, Kürt ve Türk demokratlarının, devrimcilerinin kararlılığıyla geriletilebilir. Sağdan değil, soldan çıkılabilir.

Aksi halde, Erdoğan bölerek yönetmeye devam edecektir. Bugün bu kitlesel direnişleri bastırdıktan sonra, sırası geldiğinde, Kürtleri bir kez daha bastıracaktır.

CHP, geçmişte HDP’lilerin Meclis’ten atılmasına, belediyelerine kayyım atanmasına destek vermişti.  Şimdi sıra onlara geldi. HDP Gezi’de Erdoğan’ın yanında durdu. Sonrasında Erdoğan döndü, onu vurdu. Bu işler böyle oluyor.

Sonuç olarak, demokratik Türk ve Kürt siyasetleri arasındaki, Erdoğan lehine işlev gören,  yarık kapatılmadıkça, rejimin gayri meşruluğu ilan edilmedikçe, Erdoğan’ın gitmesi biraz daha zaman alacak gibi görünüyor.

 

 

 

 

Erdoğan sonuna kadar gitmek zorunda

Öncelikle olgulara adlarıyla hitap etmek gerekiyor.

Kapitalizmin içsel dinamiklerinden kaynaklanan düşük ücret kapitalizmi ve onu sürdürebilmek için ihtiyaç duyulan  gözetim devleti 90’lı yıllarda, iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesi, eski sosyalist ülkelerin ve onlara yakın çoğu 3.Dünya ülkesinin yağmalanarak kapitalist sisteme entegre edilmesi, büyük bilimsel-teknolojik ilerlemeler, toplumsal politikaların devre dışı bırakılması, emek gücünün demokratik  haklarının budanması vb gibi gelişmeler sayesinde global çapta işler kılınabildi. Bugün bu dinamiğin işlediği hemen her yerde bir yönetim ve meşruiyet krizi olduğu vakadır.

Bu yönetememe halinin artık olağan devlet biçimlerinin sunduğu araçlarla üstesinden gelinemediği de bir vakadır. Yeni yüksek teknolojik olanaklarla takviye edilmiş gözetim devleti yetersiz kalınca giderek yaygınlaşan bir siyasal eğilim olarak sınıfsal içeriği itibariyle klasik faşizmlerden farklı olmayan ama devlet biçimi bağlamında farklı, “popülist” ya da “neo-faşist” olarak ifade edilebilecek  rejimler ortaya çıkmıştır. Çıkmaktadır.

Bu rejimler liberal demokratik devlet biçimini, yani anayasal formu, güçler ayrılığı ilkesini, özerk anayasal kurumları, yerel ve ulusal parlamentoları, demokratik hakları, klasik faşizm örneklerinde olduğu gibi (mesela, Nazi Almayası, Mussolini İtalyası, Franko İspanyası, Salazar Portekiz’i, ve bir çok başka L.Amerika ve Doğu Asya faşizmleri, bizde 12 Mart ve 12 Eylül dönemi) ortadan kaldırmıyor, veyahut  belli veya belirsiz bir süre için askıya almıyorlar.

“Popülist” veya “neofaşist” rejimler, liberal devletin formel yapısını tasfiye etmiyorlar. Tersine, içlerini, içeriklerini boşaltarak muhafaza ediyorlar. Anayasal demokratik hakları, olanak bulduklarında kısıtlasalar da, fazla dert edinmiyorlar. Hukuksal yorumlar ve/veya “olağanüstü koşullar ” gerekçesiyle uygulamıyorlar.

Liberal devlet, tanım itibariyle kamucu cumhuriyet formu kurumlarıyla birlikte şeklen varlıklarını sürdürüyorlar, ancak içleri boşaltılmış olarak.

Emperyalist hegemonya sisteminin sönmeye yüz tuttuğu günümüz koşullarında, 90’lı yıllardan itibaren yerleşen düşük ücret kapitalizmi ve gözetim devleti faşist bir karakter kazanarak globalleşiyor.

Türkiye’de bugünkü rejim, sözünü ettiğim anlamda, “popülist” veya “neofaşist”tir. Bunun adını net olarak koyalım. Faşizm tespiti, esas olarak,  onun brütalizminden, ideolojik söyleminden ya da estetiğinden hareketle yapılamaz.

Emperyalist sermayenin girdiği çok boyutlu kriz koşullarında (bugün bu artık bir hegemonya krizi görünümündedir), olağan liberal devlet biçimiyle yönetmesi olanaklı değildir. Ancak onu bu aşamada topyekun tasfiye etmek de ussal değildir. Halk sınıflarıyla faşist devlet arasında, yönetici sınıfın kendi içinde, devlette ve devletin yer aldığı dış bağlamında kurulu suni dengenin bozulmasına katkı yapabileceği için siyaseten riskli, maliyetlidir.

Bu noktada devlet, bilimsel-teknolojik ilerlemelerin en çok ivme kazandığı, herkesin kolaylıkla sahip ve dahil olabildiği, bilişsel ve iletişimsel araç ve platformları kontrol edip, kullanarak,  bu arada,  şaibeli oylama yöntemlerine de sık sık başvurarak,  sanal bir liberal demokratik ortam yaratıyor.

Türkiye’deki bu popülist devletin siyasal sınıfsal içeriği faşizmdir. Önce bunu görelim. Bu koşullarda, onun içini boşaltmış olduğu kurum ve kurallardan medet ummak onun meşrulaştırılması anlamına gelecektir.

Bu devleti çekip çevirenlerin “varmış” gibi davranması karşısında bizim de aynı şekilde “varmış” gibi hareket etmemiz, demokratik çıkışımızı iyice güçleştirir.

Anayasa Mahkemesi’nin AKP’li başkanı bile Erdoğan’ın bir çok kararname ve uygulamasının anayasal geçerliliğinin olmadığını açıkça ilan etmiştir. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” referandumu, anayasal darbedir. Yok hükmündedir. Erdoğan ve rejimi gayrimeşrudur.

Erdoğan’ın yarattığı sanal ortamın ya da koşulların girdabına kapılarak, hiçbir siyasal demokratik kazanım elde edilemez. Tam tersi gerçekleşir. Doğru siyaset onu ve rejimini inkâr etmek, dışında kalarak cepheden karşılamak, taarruz etmektir. Yoksa, o sizi içinizden kat etme olanaklarına erişir. İçerden nötralize eder, izole eder, böler.

Örnek olsun diye Kürt siyasetiyle yapılan şu son “antlaşma” ya bakalım. Antlaşmanın bir tarafı sık sık antlaşmanın koşullarının olmadığını, kayıtsız- koşulsuz olduğunu; diğer taraf,  antlaşmanın içeriğini kavrayamadığını beyan ediyor. Koşulları olmayan bir antlaşma olur mu? O zaman antlaşma olmaz. (1)

Onun stratejik aklı karşısına stratejik bir akılla çıkmak elzemdir. Stratejik düşünmemiz lazım. O sizi sürekli gayri meşrulaştırmaya çalışıyor. Siz ise onun size dayattığı oyunu ve araçlarını benimseyip, onun hep meşru zeminde görünmesine katkı yapıyorsunuz. Oysa, onu gayri meşrulaştırmanız gerekiyor.

Öte yandan, şu iyimser TÜSİAD muhabbetlerini de bırakmak lazım. Özellikle de bugünkü hegemonik kriz koşullarında, bu krizin aşılmasına yararı olmayacak, tersine zararı olacak hiçbir girişim, hiçbir siyasal talep emperyalist hegemonik akıl tarafından kaale alınmaz.

Emperyalistlerarası çıkar çatışmaları, emperyalistlerarası savaşlar neden var, neden vardı? Bugün ABD hegemonyası, NATO’nun, Avrupa’nın üzerini çizebileceğini ima ediyor. Vasallarını tehdit ediyor. Ayak bağı olursa, TÜSİAD’a mı takılacak? Aslolan, genel olarak sistemin çıkarlarıdır. Sonra, geçmişte faşizmler sermaye sınıfının ayak bağı olan fraksiyonlarının üzerlerini çizmediler mi?

Erdoğan bütün bu son hamlelerini ABD’nin belki tam olarak onayı olmasa da, bilgisi dahilinde yapmıştır. Bundan kuşku duymamak gerekir. Erdoğan’a ayar vermek için yaptırılan 15 Temmuz darbesini, ne “demokratik” ABD ve ne de “demokratik” Avrupa kınamışlardı. Bugün, İmamoğlu’na yapılan da görmezden geliniyor.

Eğer sokaklar  kararlı davranırsa ve  giriştiği işi sürdürmekten başka seçeneği olmayan Erdoğan kontrolü sağlayamazsa, hiç kuşkunuz olmasın, üzeri çizilecektir.

Esad diyordu ki:  “ABD’nin dostları olmaz, uyduları olur”. Vaktiyle, Kissinger bu gerçeği daha veciz bir şekilde dile getirmişti: Amerika’nın düşmanı olmak tehlikelidir; ama onun dostu  olmak da ölümcüldür”.

Özcesi, biraz gecikmiş Erdoğan’ın  ayakta durmak için hamlesini sürdürmesi gerekiyor.

Direnişe gelince, kararlı bir önderlik altında, rejimin  malum meşruiyet ağına takılmadığında başarıya ulaşabilir.  Yine de, muhalefet Erdoğan karşında çok değerli bir olanak elde etmiştir.

NOTLAR:

1) İmamoğlu’na ve CHP’ye yönelik operasyonun öncesinde yeni Kürt açılımı denilen sürecin başlatılmış olması tesadüf değildir. Böylece kendi özel gündemlerine odaklanmış Kürtlerin muhalif potansiyelinin bu operasyon dolayısıyla oluşacak toplumsal tepkilerden izole edilmesi olanaklı olabilecekti.

Benzer bir gelişme Gezi sırasında da gerçekleşmişti. Bu son olaya Kürt siyasetinin vereceği tepkinin  kararlılığı Kürt siyasetinin demokratikleşme mücadelesindeki samimiyetinin de test edilmesi anlamına gelecektir.

CHP, gaz almaya devam

CHP yönetiminin yaşanan gelişmeler karşısında hiç bir siyasal planı yok.

CHP, AKP rejiminin oturmaya başladığı 2007 yılından bugüne kadar bu rejimin selameti bakımından gereken katkıyı yapmıştır.

AKP rejimi, 2016’daki askeri darbe girişimi sonrasında gerçekleştirdiği sivil darbeden itibaren faşist rejime doğru evrileceğinin işaretlerini veriyordu. Önce 2017’de bunun anayasal çerçevesi hazırlandı. Yani bir anayasal darbe gerçekleştirildi.

2017 darbe anayasasının çerçevesi faşizm tesisi sürecinde daha öte adımlar atılması önünde engel oluşturduğunda, darbe anayasasına karşı bir tür darbe yapıldı. Yani anayasa işe yaradığı kadarıyla kaale alındı. Böylece artık Türkiye’de bir anayasal rejim olmadığı fiilen ilan edilmiş oldu.

Bütün bu süreç boyunca olası toplumsal tepkiler ve kırılmalara karşı CHP bir tür paratoner işlevi görecek şekilde yönlendirildi. Muhalefetin gazını alma görevini üstlendi. Bugün de aynı şekilde çalışmaya devam ediyor.

Biraz siyasal gelişmeleri izleyen herkes 31 Mart’tan sonraki gelişmelere bakarak, bugünlere geleceğimizi kolayca tahmin edebiliyordu. CHP de bunun farkındaydı. Ancak bu gidişatı durdurmak için harekete geçmek şöyle dursun, rejimin elini daha da güçlendirmek, onun daha rahat hareket edebileceği  alanı açmak için ne gerekiyorsa yaptı.

Siz hiç (2007’den beri tertiplediği hileli şeçimler şöyle dursun) anayasal dayanağı olmayan gayri meşru bir iktidar karşısında seçim zaferi elde ettikten sonra bu aynı iktidara  “gel seninle yumuşayalım” diyen zafer kazanmış bir muhalefet partisi gördünüz mü? Böyle durumlarda bu tür çağrılar seçimi kaybetmiş iktidarlardan gelebilir. Bizde tam tersi.

Biliyoruz, siyaset düşmanlaşmak, düşmanlar yaratmak demektir. Tayyip Erdoğan nasıl iktidar oldu, iktidarını halen nasıl sürdürüyor?

 

Bugün, buradan CHP yönetiminin inisiyatifiyle bir direniş beklememek gerekir. CHP, bugünkü gelişmenin habercisi olan daha önceki vakalardan sonra da görüldüğü gibi, gaz alma misyonunu hakkını vererek yerine getirmektedir.

Bu arada, kendisini siyasal olarak tüketmiş İYİP’in faşist başkanı bu son olayı siyaseten yeniden sıçrama yapmak için fırsata çevirmek amacıyla acilen soluğu Saraçhane’de almış, Özgür Özel ile birlikte yeni bir “Kılıçdaroğlu-Akşener”  muhalefetinin temellerini atmak doğrultusunda durumdan vazife çıkarmıştır.

Öte yandan, İmamoğlu’nun yedeği rolü verilen Mansur Yavaş’ın tam da top ayağına gelmişken sahadan çekilme kararı aldığı izlenimi ediniliyor. Korkmuş olabilir. Açıklamalarından böyle bir izlenim edindim. Bu izlenimim gerçekse, Erdoğan’ın bir taşla iki kuş vurduğunu söylememiz gerekir.

Böyle bir durumda, İmamoğlu’nun olası hamlelerini henüz bilemiyoruz ama Özel-Dervişoğlu formülü devreye sokulmak istenebilir. Tabii bunun anlamı, Erdoğan’la yola devamdır.

İmamoğlu geç kaldı. 31 Mart seçimlerinin sonucunu iyi okuyamadı. Partisinin yönetimine çok bel bağladı. Aylarca önceden Erdoğan’ın karşısına dikilseydi, partisinin önüne geçer, parti yönetiminin boşa düşmesini sağlayabilirdi.

Bundan sonra bunu yapabilir mi? Kolay olmayacak. Partisinden kopmadan onun bir adım önünde, yani parti yönetimini fiilen etkisizleştirerek, kitleyle doğrudan iletişim kurarak belki başarabilir. Ancak parti yönetimine dayanarak başarılı olması olanaklı görünmüyor.

Bakınız, siyasette her zaman kendi içinize göz kulak olmanız gerekir. Karşınızdakini, yani cepheden saldıranı şu ya da bu şekilde, geriletilseniz de, yenilseniz de, toparlanıp alt edebilirsiniz. Bütün büyük siyasal yıkımlar içeriden kaynaklanır. Yani “dahildeki bedbahtlarınızı” ihmal etmeyeceksiniz.

CHP ötesindeki sola gelince, bildiğimiz gibi. Büyükçe bir kısmı, hiç bir zaman bir Türkiye partisi olamamış, reel olarak öyle bir talebi de olmayan, Türkiye’den kopmuş, Türkiye’deki faşist rejime, onun emperyalist-siyonist dış bağlamına sıkı sıkıya tutunmuş DEM Parti’den medet umuyor. Ona tutunuyor.

Diğer bir kısmı, hep yaptığı gibi, “gelin örgütlenim” diyor. Ne suya ne sabuna dokunmayı, teorik doğruları işaret ederek  “siyaseten temiz kalma” yı tercih ediyor.

Bu koşullarda, tek umut olarak, halk sınıflarının direnme refleksinin devreye gireceğine inanmamız gerekiyor. Halkları hesaba katmayan, halk sınıflarının direnme kapasitesini ve gücünü hesaba  katmayanlar yenilecek. Trump da bu yüzden başarılı olamayacak.

 

Darbe

Ülkemizde dün itibariyle gerçekleştirilmiş bir siyasal darbe var. AKP rejimi bir süreden beri faşizme dönüşmüştü. Artık klasik faşizmleri beklemeyelim. Yeni faşizmler klasik faşizmler gibi hukuksal liberal devleti tasfiye etmiyorlar. İçeriğini boşaltıyorlar. Türkiye’de de olan budur. Emperyalist sermayenin bugünkü koşullarda bilindik liberal devletle işleri çekip çevirmesi, yönetmesi olanaklı değildir. Siyasal alanı hep daha fazla daraltmak zorundadır.

Bu hamleye bilindik, yani liberal demokratik koşullarda izlenmesi kabul edilebilir olan siyasetle, siyasal araçlarla yanıt verilemez.

Türkiye 2016 yazındaki darbeler sonrasında bu faşizm tesisi sürecini ilerletti. 2017 referandumuyla yeni rejimin hukuksal kılıfını hazırladı. Yenikapı’da spektaküler olarak başlatılan bir hamleyle muhalefeti bir kez daha kendi yanında hizaladı.

Biraz sonra kullanıla kullanıla aşındırılmış işbirlikçi CHP liderliğinde devir teslim işlemi gerçekleştirilerek yeni liderlik tayin edildi. Ancak halk sınıflarının giderek artan muhalefeti karşısında bu yeni liderliğin boşa düştüğü görülünce, faşizme özgü zor araçları devreye sokuldu.

Buradan CHP liderliğiyle çıkılamaz.

Öte yandan, ABD emperyalizminin hegemonyasını ihya etme çabası dahilinde bölgemizde kurmuş olduğu merkezinde İslamcı siyasetin yer aldığı siyonist Arap-Türk-Kürt siyasal ittifakının eşzamanlı hamleleri bugünkü darbenin gerçekleştirilmesine katkı yapmıştır. Suriye’deki İslamcı yönetim ve Türkiye’deki Kürt siyasetinin uzantısı olan Suriye Kürt siyaseti arasındaki bağlaşma, Türkiye’deki Türkçü-İslamcı yönetimle Kürtçü-İslamcı siyasetin bağlaşmasının izdüşümüdür.

Bugün tanık olduğumuz bu darbe bölgemizdeki emperyalist siyasetin ihtiyaçlarına da yanıt vermek içindir. Bu Erdoğan yönetimine emperyalizmin verdiği son şans olabilir. Ya ne pahasına olursa olsun başaracak ya da değiştirilecek.

Faşizmin bu yeni görünümü, kabul edelim, bir “demokrasi” illüzyonu yaratma yeteneğine sahip olması dolayısıyla işlevseldir. Bu işlevsellik en çok  süratle yeni ittifaklar oluşturma ve aynı hızla oluşmuş ittifakları bozabilme konusunda kabiliyetlidir.

Erdoğan yönetimi PKK’den istediğini aldı. Pek yakında, DEM tabelası taşıyan ahmaklığı da paketlerse şaşırmayalım. Bu kadar siyasal ahmaklığın yaşandığı, bu kadar siyasal ahmakın bulunduğu bir ülkede en kolay şey, Erdoğan olmak.

Bu olanlar Erdoğan yönetiminde ilk kez olmuyor. Ancak, kabul edelim, yeni koşullar ve ihtiyaçlar dolayısıyla Erdoğan ve dayandığı emperyalist sermaye iyice gözünü karartmış görünüyorlar.

Her şeye rağmen Erdoğan’ın aşınmış bir siyasal figür olduğu gerçeğini de ihmal etmeyelim. Erdoğan son kozlarını oynuyor. MHP’yi kontrol ettiği kadar CHP’yi de kontrol etmeyi başarabilecek mi, göreceğiz.

NOT:

Bu sabah yazıyı yazdıktan sonra dünya haber ajanslarına internet üzerinden bir göz attım. Dikkatimi çeken, Trump’a yakın Fox News’ün, Putin’e yakın RT’in ve Çin’in Merkez Televizyonu tarafından yönetilen  CGTN’ün bu haberi görmemiş olmalarıydı.

William Mc Kinley ve DeepSeek

The Economist dergisi son sayısında, kapaktan verdiği mesajla, Trump’ın 1897 ruhunu yeniden canlandırmak istediğini öne sürdü. 1897 ruhu neydi?

Başkan Trump’ın pek üzerinde durulmayan bir talebini hatırlatarak başlayalım. Trump, Alaska’daki en yüksek dağın adının, bundan böyle “McKinley Dağı” olarak değiştirileceğini ilan etti.

Kim bu McKinley? ABD’nin 25.başkanı, 1897’de başkan seçiliyor. 1901’de bir suikaste uğrayarak hayatını kaybediyor.

Trump, William McKinley’in kendisinin rol modeli olduğunu saklamıyor.

McKinley, ABD’nin, iç savaş ve sonrasında süregiden iç mücadelelerinden sıyrılıp, kabuğundan çıkmasını, hegemonik bir güç olarak kendisini dünyaya kabul ettirmesini yüksek sesle talep eden bir başkandı.

McKinley, jeopolitik “Batı’ya doğru hareket” in ilk programatik uygulayıcısıydı. Ona göre, ABD’nin birliği ancak, dışa, batıya doğru hareketle temin edilebilirdi.

O zaman halen ABD’nin birliği konusu önemli bir sorundu. Bu sorun kuruluştan sonra ortaya çıkmıştı. Amerikan Devrimi’ni yönetenler arasındaki görüş ayrılıkları, sınıfsal ve daha geniş düzeyde, toplumsal bölünmeye, kutuplaşmaya yol açtı.

Bu hali, 1789’da seçilen ilk başkan Washington’un (bu tarih ABD’nin kuruluş tarihi olmalıdır) esas olarak üç kişiden oluşan kabinesinin en kritik iki bakanlığını yürüten (dış işleri veya onu da içerecek şekilde geniş anlamında devlet bakanı) T.Jefferson (sonra iki dönem -1801-1809-başkanlık yapacaktı) ve (maliye bakanı) Hamilton arasındaki şiddetli tartışmalarda açık olarak saptayabiliyoruz.

T. Jefferson köle sahibi, geniş plantasyonları olan tarımcı, endüstriye ve ticarete hoş bakmayan bir devlet adamıydı. ABD’nin tarımsal bir ekonomiyle, seküler, demokratik bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürebileceğine, ticaret ve sanayinin devlet müdahalesine, korumacı ekonomik politikalara yol açarak, cumhuriyetin, demokrasinin temellerini erozyona uğratacağına, Amerika’nın Britanya emperyalizmine benzeyeceğine, böylece onunla mücadelesini de kazanamayacağına inanıyordu. Ekonomide devletin devreye girmediği liberal bir anlayışı savunuyor, bunun da tarımcı bir ülke olmakla olanaklı olabileceğini iddia ediyordu. Yönetici sınıf içinde en ağırlıklı yeri işgal eden köle sahibi büyük plantasyon sahiplerinin ve çiftçilerin tam desteğine sahipti.

Hamilton ise ülkenin ekonomik olarak büyümesinin birliği sağlamakta en önemli rolü oynayacağına inanıyor, büyümek içinse en önce sanayileşmenin zorunlu olduğunu, bunun da devlet müdahaleciliğini, merkantilist, yani korumacı ekonomik politikaları gerektirdiğini vurguluyordu.

Bu toplumsal yarılma ve onun ifadesi olan söz konusu tartışma, şeklen bugünkü Çin’in savunduğuna benzer, “tek ülke iki sistem” uzlaşmasıyla bir geçici denge haline ulaşıyordu. Yani Kuzey’de, endüstri ve ticaret; Güney’de, ağırlıklı olarak köle emeğine dayanan, tarım egemen olacaktı.

Burada şuna dikkat edelim, toplumsal kutuplaşmanın, yönetici sınıf içindeki bölünmenin ivmelenmesi, aynı zamanda, büyük toplumsal-ekonomik-siyasal dönüşümlerin de habercisi oluyor.

İlerleyen zamanda, tanım itibarıyla içerdikleri dinamizm dolayısıyla endüstri ve ticaretin mevzi kazanmasıyla, söz konusu denge hali bozuluyor. Yönetici sınıf içindeki kavga, iç savaşa evriliyor, eski (kurucu) maliye bakanı Hamilton’ın görüşleri giderek ülkede hegemonik bir güce ulaşıyor.

McKinley’in siyasal çıkışının böyle bir arkaplanı var. 1873 bunalımıyla birlikte sanayi kapitalizminin emperyalistleşme ihtiyacı artık “Batı’ya doğru hareketi” zorunlu hale getiriyordu. Bir kıta ülkesinin dışa doğru yayılabilmesi, deniz aşırı ticaretle olanaklı olabilirdi. O sırada, Atlantik ve Pasifik üzerindeki ticaret yollarını, bir ölçüde İspanya, ve tabii büyük ölçüde, Britanya kontrol ediyorlardı.

Hegemon Britanya, daha 19.yy’da, “serbest ticaret” ilkesini olmazsa olmaz olarak dünyaya dayatmıştı. Ancak ABD gibi rakip güçlerin yükselmesi, Britanya’nın “serbest ticaret” lehine koyduğu kuralları, kendi aleyhine işlediği ölçüde, tanımayacağını gösterdi. Tıpkı Sovyet sisteminin çökmesinden sonra, 90’lı yıllarda, hegemon ABD’nin dünyaya dayattığı “küreselleşme” kurallarını, 2008’den itibaren giderek artan ölçüde, Çin’in meydan okuması karşısında ihlâl etmesi gibi.

Demek ki, belli bir kapitalist ekonomi-politik-ideolojik hegemonik anlayış, ya da siyasal egemenlik yapısı rutinleşmeye, erozyona maruz kaldığı zaman, kendi koyduğu ve herkesi uymaya zorladığı kuralların kendisi için ayak bağı olduğunu, hatta bir beka sorunu haline geldiğini görerek aksi yönde, kural tanımaz bir anlayışla hareket etmeye başlıyor. Bütün özgürlükçü, anti-despotik, demokratik ideal ve prensipleri hilâfına davranışlar sergiliyor.

Uzatmayalım. McKinley yönetimi, daha yakın çıkarları (Küba, Porto Riko, Hawaii, Filipinler vb sorunlar) bakımından öncelikli ve (Britanya’ya nazaran) daha diş geçirilebilir bir hedef olarak gördüğü için İspanya kolonyalizmine karşı savaş ilan ediyor (1898). Bugünkü ABD emperyalist hegemonyasının temellerinin bu savaşla birlikte atılmış olduğunu söyleyebiliriz.

Öyleyse, ABD emperyalist hegemonyasının üç savaştan sonra (İspanyol-Amerikan Savaşı, 1.D.Savaşı ve 2.D.Savaşı) yükselmiş olduğunu tekrar belirtelim.

McKinley, bu savaşı savunurken, argümanını “önce Amerika” anlayışı çerçevesinde, yüksek gümrük tarifeleriyle korunan korumacı ekonomik politikaları devreye sokmanın gerekliliğiyle destekliyordu. Tahmin edilebileceği gibi, bu korumacılık, yüksek gümrük tarifeleri uygulaması tabii en çok Britanya’yı rahatsız ediyordu. Artık ABD için sorun, belli sınırları olan bir “ülke” (“territory”) değil, dünya idi. İsterseniz, “hattı değil, dünya anlamında sathı” savunmak ABD’nin reel varlığının sürdürülebilmesi için elzemdi diyelim.

Bugün yükselen rakip güçlerin etkisiyle ABD’de, ona bağlı olarak Avrupa ve Japonya’da da toplumsal polarizasyonun arttığını saptıyoruz. Trump’ın başkanlığının böyle bir anlamı da var.

Öte yandan, ABD başkanlık seçimi sırasında bir kez daha Amerika’nın toplumsal olarak nasıl kutuplaşmış olduğunu izledik. Kutuplaşma o kadar kesin ve net ki, son seçimlerdeki sonuçları yedi “salınan eyalet” teki belki de üç-beş yüz bin oy belirledi. Yani 350 milyona yaklaşan nüfusa sahip bir ülkenin siyasal yazgısı bu yedi salınan eyaletteki yüzbinlerce oy tarafından belirlendi.

Yukarıda değinmiştim. Polarizasyon arttıkça, hegemonik sistemin yönetici sınıflar dahil olmak üzere bütün toplumlarını derinden kat ettiği ölçüde, mevcut durum sürdürülebilir olmaktan çıkar. Değişimin nesnel koşulları oluşur. Öznel faktörlerin müdahale eden taşıyıcı olmak için arayışları, yoklamaları, denemeleri, amiyane tabirle, el ense çekmeleri vaka haline gelir. Bugün de böyle bir uğraktayız.

2008’deki krizden sonra “Amerikan kürelleşmesi” tıpkı, 19 yy’daki “İngiliz serbest ticareti” nin erken 20.yy’da İngiltere’nin elinde patlamış olması gibi, Amerika için bir bumerang haline geldi.

Bu noktada, Çin’in yükselmesiyle, 1898’den sonra ABD’nin Britanya İmparatorluğu’na rağmen yükselmesi arasında benzerlik kurulmasında bence bir sakınca yoktur.

Ha, bu arada, söylemeyi unuttum, Cumhuriyetçi McKinley ikinci dönem başkanlığı için hazırlık yaptığı zamanda bir suikast sonucu New York’da 1901’de öldürüldü. Katili o devirde bu gibi işlerde sıklıkla tetikçi olarak tercih edilen anarşist gruplardan birinin üyesiydi. Bilindiği gibi bu tercih (popülist, goşist versiyonlarıyla) bütün bir 20.yy boyunca devam etmiştir (Bence, bunun en çarpıcı olmak anlamında, en son örneği Kızıl Tugaylar idi. Hatırlanacaktır. İtalya’da NATO tarafından verilen işleri yerine getirdikten sonra militanlarının belki yüzlercesine Mitterand’ın başkanlığı sırasında Fransa’da ikamet izni verilmişti. “Emperyalizm diye bir şey artık yok. O devir kapandı. Elveda sosyalizm! Şimdi İmparatorluk zamanı” diyen NATO’nun fiili maşası, Kızıl Tugaylar militanı Antonio Negri de Fransa’ya -örtük olarak- davet edilenlerden biriydi. Bu arada, Fransa’nın, 1968’in De Gaulle’ü düşürmesinden sonra -soğuk savaş içinde- böyle bir işlevi de vardı.)

Bilindiği gibi, Silikon Vadisi’nin “tekno-faşist” oligarkları ilk döneminde Trump’ı desteklememişlerdi. Bu kez, onları en çok tedirgin eden Çin rekabetinin anlamlı ölçüde artması, Biden yönetiminin bu rekabet karşısında görece etkili olamaması karşısında, Trump’ın söylemlerinden etkilendiler, başta oligark Elon Musk olmak üzere onun yanında saf tuttular. Tabii Musk’ın durumunda bir öznel nedenin de rolü olsa gerektir. Oğlunun cinsiyet değiştirip kadın olmak istediğini açıklaması, babasını çok rahatsız etmişti.

Yoksa, ilk döneminde, elektrikli araç üretimine karşı olduğunu açıklamış olan Trump’la şiddetli bir tartışmaya girmişti. Unutmayalım, Trump ısrarla, Amerika’nın dünyanın en büyük petrol üreticisi olduğunu söyleyerek, ABD yönetimlerinin bugüne kadar bu olanağı ekonomik olarak değerlendiremediklerini iddia ediyor. Hatta Rusya ve Avrupa arasında yeni gaz boru hatları döşenmesine, yeni petrol antlaşmaları yapılmasına kendisinin karşı çıkmış olduğunu sık sık vurguluyor.

Ancak bu kez, Musk ile anlaşınca, elektrikli araç üretimi konusundaki düşüncesini değiştirdi. Musk’ın Trump’tan yana tavır alması ve kabinede de önemli bir bakanlık görevini üstleneceği belli olunca, Silikon Vadisi’nin “muhteşem yedili”si (Nvidia, Apple, Microsoft, Amazon, Tesla, Beta, Alphabet) ya da “tekno-faşist” Silikon Vadisi oligarşisi Trump’a yanaştılar.

Her ne kadar bunlara “muhteşem 7’li” deniyorsa da, aslında sayıları ondur. Kendilerini kontrol ettikleri sermaye ve ABD’nin hegemonik gücü dolayısıyla rakipsiz olarak görseler de, Çin’in “geriden hızla geldiğine” inanıyorlar. Tedirgin oluyorlar.

Nitekim, Çin şu ana kadar Amerika’yı, İnsansız Hava Araçları (Dronlar), Güneş Panelleri, Grafen teknolojisi, Hızlı Demiryolu Araçları, Elektrikli Otomobiller ve Lityum Pilleri gibi teknolojik alanlarda geçmiş durumda. Diğer bir çok teknolojik alanda da önümüzdeki beş yıl içinde öne geçeceği tahmin ediliyor. Bloomenberg’de okuduğum bir habere göre, Çin’in halen bariz şekilde en geri olduğu alan, Ticari veya Yolcu Uçakları üretimi. Ancak, çok sayıda “parlak” mühendisinin işine son vermek zorunda kalmış Boeing’in düştüğü duruma bakılırsa, pek yakında Çin uçakları Airbus’ün başlıca rakibi olacakmış gibi görünüyor.

Çin’in özellikle Yapay Zeka teknolojisi alanında pek ileri aşamalarda olmadığının düşünüldüğü bir sırada, ve Çin yeni yılının başladığı bir zamanda, DeepSeek duyurusu, Silikon Vadisi’nde, Wall Street’te ve tabii Amerikan yönetiminde, 1957’deki Sputnik olayının yarattığına benzer bir şaşkınlık ve panik yarattı.

Bilindiği gibi, 1957’de, Soğuk Savaşı’ ın şiddetlendiği bir sırada, uzaya ilk kez SSCB tarafından Sputnik (“İmece”) adı verilmiş bir yapay uydu gönderilmiş, bu olay ABD’de büyük şaşkınlığa yol açmıştı. O zamana kadar ABD’de bilimsel-teknolojik alan özel sektöre bırakılmışken (sadece 2.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru SSCB’ye gözdağı vermek için devlet Manhattan Projesi ile atom bombası yapımına önayak olmuştu), devlet, savaştan sonra bu alandan özel sektör lehine tamamen çekilmişti.

“Sputnik Şoku” sonrasında Amerikan devleti tekrar devreye girmek ihtiyacı duyarak Savunma Bakanlığı bünyesinde DARPA’yı kurup uzay çalışmalarına müdahil olmuştu.

DeepSeek’e gelince, son on yılda başta NDVIA (ki bunun da CEO’su Çin asıllı bir Amerikalıdır) olmak üzere Microsoft, Tesla, Meta, Apple gibi oligopol bileşenlerinin yaklaşık bir trilyon dolar tutarında yatırım yaptıkları Yapay Zeka teknolojileri alanında (Teknoloji alanındaki oligopolü oluşturan on büyük Amerikan tekelinin sadece 2025 yılı için alana yatırmayı planladıkları toplam meblağ 250 milyar dolara yakın, hatta Trump son konuşmalarından birinde yapay zeka araştırmaları için 500 milyar dolar kaynak ayıracaklarını ifade etmişti), faaliyet gösteren küçük ölçekli sayılabilecek bir Çin firması 6 milyon dolarlık bütçesiyle o dev tekellerin henüz başaramadıkları bir işi başardı.

Bu söz konusu Silikon Vadisi oligopolü için daha da vahim olanı, DeepSeek’in geliştirdiği ve halen piyasada Microsoft tarafından üretilmiş bir sürümü bulunan Open AI’dan (Microsoft 2019’dan beri bu alana 13 milyar dolardan fazla yatırım yapmış) daha gelişmiş bu yeni Geniş Dil Modeli’ni ( AI LLM) kamuya açık bir hizmet olarak ücretsiz piyasaya sürmesiydi. İsteyen herkesin hiç bir ücret ödemeden, hiç bir uygulama satın almaya ihtiyaç duymadan, açık kaynak yazılım tabir edilen şekilde girebilmesine olanak tanınması, yani isteyen herkesin cep telefonuna veya bilgisayarına hiçbir bedel ödemeden indirebilecek olmasıydı.

Bir anda Wall Street karıştı. Büyük teknoloji firmalarının hisse senetleri fiyatları, piyasa değerleri dramatik olarak düştü. Sadece sektörün en büyüklerinden NDVIA’nın bir günlük kaybı 600 milyar dolara ulaştı. Bu borsa tarihinde bir günde kaybedilmiş en büyük değere tekabül ediyor. Dell, Oracle gibi diğer teknoloji tekellerinin de dramatik kayıpları oldu.

Benim asıl dikkat çekmek istediğim konu, artık büyük teknoloji tekellerinin ağırlıklı bir yer tuttukları borsalarda, bu firmalar üzerinden imal edilmiş spekülatif balonlaşmadır. Yani borsalarda gördüğümüz tablonun sadece kısmen reel bir ekonomik gerçekliğe tekabül etmesi, ama büyük ölçüde sanal olmasıdır. Yani DeepSeek olayı bu borsaların ne denli balonlaşmış olduğunu, reel ekonomik gerçeklikten ne denli kopuk olduklarını da ortaya çıkarmıştır.

İşin bir boyutu, çok büyük teknoloji firmalarının rakipsizliği iddiasının, küçük bir Çin firması tarafından çürütülmesidir. Teknolojik buluşlar söz konusu olduğunda, ille de Silikon Vadisi oligopolü bileşeni, elemanı olmanız gerekmiyormuş. DeepSeek bunu gösterdi.

Öte yandan, “büyük teknoloji firmaları” borsa balonunu da kısmen patlatmış oldu. Wall Street’in bir şey, reel ekonominin başka bir şey olduğunu açığa çıkardı.

Bugün önde gelen hisse senedi, bono piyasalarında baş sıraları Amerika menşeli büyük teknoloji tekelleri, özellikle de “Muhteşem 7’li” oligopol işgal ediyor. Mesela, S&P 500 Index’inin yüzde 30’unu; Morgan&Stanley (MSCI) Dünya İndeksinin yaklaşık yüzde 25’ini; teknoloji firmaları ağırlıklı NASDAQ Composite’ın yüzde 60’ından fazlasını teknoloji tekelleri temsil ediyor.

Sadece üç oligarkın, yani Musk, Zuckerberg ve Bezos’un 800 milyar dolar civarında servetlerinin olduğunu biliyoruz. Bunlar ve tabii benzerleri de bugün, şu anda Trump’tan yana saf tutmuş haldeler. Çin’deki (onlara göre) sıradan, küçük bir bir firmadan gelen bu son hamleyle ciddi bir şekilde irkildiler. Muhtemelen Trump’ın etrafında daha sıkı bir şekilde yer alarak, onu Çin tehdidine karşı kendileri için bir şeyler yapmaya zorlayacaklar (1)

Daha önceki yazılarda, giderek güçlenmekte olan bir “üçüncü dünya savaşı” olasılığının, daha önceki dünya savaşları gibi, Avrupa coğrafyasında patlak verebileceğini düşündüğümü söylemiştim. Trump’ın başkan olmasından sonra savaş olasılığının azalmadığını, ancak, olası coğrafyasının Doğu Asya’ya kayacağına ikna olmaya başladım.

Anlaşılıyor ki, Amerika, Rusya ile doğrudan bir savaşa girmek istemiyor. Rusya’yı, ölümü gösterip sıtmaya razı edeceği Avrupa ile oyalamayı ya da meşgul etmeyi planlıyor sanki (Grönland konusunda da aynı taktiği uyguluyor, Grönland’da Amerika bazı avantajlar elde edebilir. Hali hazırda orada üç askeri üssü var zaten. Kanada ve Grönland Arktik Denizi çerçevesinde birlikte ele alınması gereken iki ülkedir diyelim. Arktik Denizi’nin alternatif ticaret yolları bakımından önemi giderek artıyor. Kanada’dan da aynı şekilde tavizler kopartılması mümkün görünüyor. Kanada ekonomisi zaten ABD’ye çok bağımlı. İkisi arasındaki günlük ticaret hacmi yaklaşık 3 milyar Amerikan doları kadar. Kanada dışsatımının yüzde 78’ini ABD’ye yapıyor). İran’la da savaşmayacaktır. Batı Asya’yı pek kafasına takmayacak. Orada bugünkü durum ABD için mevcut koşullarda kabul edilebilirdir.

İran da zaten içeride bir uzlaşma zemini oluşturdu. Yani yönetici sınıfı şimdilik uzlaşmış görünüyor. Rusya ile bir stratejik ittifak kurdular. Bir anlamda, stratejik olarak Rusya’nın kontrolüne girdiler. Dolayısıyla ABD, İran’la Rusya üzerinden de temas kurabilecektir.

Ukrayna’da kalıcı bir barış olmaz. Ancak mevcut durum ateşkes hallerinde ya da düşük yoğunluklu çatışmalarla sürdürülür. Rusya üzerindeki yaptırımlar mevcut haliyle sürer, bu arada, Rusya’nın özellikle Avrupa lehine de olacak ekonomik girişimlerine izin verilmeyecektir. ABD, Avrupa’yı kendisiyle daha fazla ticarete zorlayacaktır. Avrupa ve Japonya’nın Çin ile olan ticareti de ABD’nin hedefinde olacaktır.

Muhtemelen Avrupa ve Japonya’nın ABD ve Çin karşısındaki ekonomik gerilemesi devam edecektir.

Çin’le bir olası savaş Tayvan sorunu kaynaklı olmaz. Yani Çin, Tayvan’a saldırmaz. ABD’nin Tayvan’ı her geçen gün daha da fazla silahlandırması, ada üzerindeki siyasal kontrolünü arttırması, Çin’i savaş ilan edecek derecede rahatsız etmez.

Olası büyük savaşın yumuşak karnı, Güney Çin Denizi’dir. Oradaki kıta sahanlığı ve adalarla ilgili tartışmalı konulardır. En duyarlı coğrafya orasıdır. Amerika orayı da sürekli kaşıyor.

Trump, Çin’i, bu DeepSeek gelişmesi dolayısıyla, bir kez daha bir ulusal güvenlik sorunu olarak gördüğünü dolaylı olarak ifade etti. TikTok yasağının kaldırılması konusunda söyledikleri de hâlâ belleklerdedir: “ABD’de var olmak istiyorsan, hisselerinin büyük kısmını Amerikan firmalarına devret”. Aslında Trump, bu tavırlarıyla büyük tekellerin Çin rekabeti karşısındaki korkularını ifade ediyor.

Mesela, Tesla elektrikli araçları, Çin’in elektrikli aracı BYD’den daha az kaliteli olmasına rağmen fiyatı onun 4 katı. BYD’nin fiyatı 10-12 bin dolar civarı. Yine, şu DeepSeek’in yaptığı ve bedava dağıttığı ürünü, mesela Microsoft yapmış olsa, uygulamasını en az 200 dolara satardı.

Hazır Wall Street teknoloji devleri balonlaşmasından söz etmişken, dikkat çekici bir başka örnek daha vereyim. Tesla, geçen yıl 930 bin elektrikli araç üretmiş. Toyota ise 10 milyon araç üretmiş. Tek başına Tesla’nın borsa değeri Toyota’nın da aralarında bulunduğu diğer 10 büyük araç firmasının (SAIC -Çin devlet otomobil şirketi-, Stellantis-ağırlıklı olarak Avrupalı otomobil şirketlerinin yer aldığı kartel-, Honda, Daimler, Ford, GM, BMW, BYD, Volkswagen) toplam borsa değeriyle hemen hemen aynı.

Bu durum spekülasyonun boyutlarını gösteriyor. Mesela, Musk’ın Trump’ı destekleyeceğini açıklamasından ve Trump’ın seçimi kazanma olasılığının artmasından sonra Tesla kağıtları bir anda değer kazandı. Seçildikten sonra Trump’ın Musk’ı önemli bir bakanlığa getireceğini açıklamasıyla kağıtlarının değeri daha da yükseldi. Bu yükselişlerin reel ekonomik faaliyetlerle, olgularla bir ilişkisi yok.

Bugün Wall Street’teki balonlaşma, 1929’dakinden 4-5 kat daha fazladır. Bugün bir fark var tabii. ABD hegemon devlettir, parası artık altına dayanmayan rezerv bir paradır. 2008’de patlak veren bunalımın nasıl dolar emisyonu artırılarak aşılmaya çalışıldığını gördük.

DeepSeek’ten sonra yine bir Çin firması olan Quin aynı ürünün daha alt versiyonunu yine aynı giriş serbestliğiyle piyasaya sürdü. Böylece, son yıllarda, Silikon Vadisi kaynaklı teknolojik yenilikler bağlamında, yeniden tedavüle sürülen “Amerika istisnaidir” ideolojisi ve o ideolojisinin şişirdiği borsa spekülasyonlarının gazı bir günde alındı.

Bu gelişme vesilesiyle bu büyük teknoloji tekellerinin aynı zamanda ve daha çok borsadan semiren finansal tekeller olduklarını da aklımızda tutacağız. Tesla’yı, mesela, sadece bir endüstriyel firmalar kompleksi olarak görürsek, onun bu balonlaştırılmış piyasa değerinin nedenini anlayamayız. Tesla ve benzerleri bugün, esas olarak, finansal faaliyette bulunan firmalardır. Endüstriyel etkinlikleri bu söz konusu esas konumlarını sürdürebilmek için gereklidir.

NOTLAR

1) Amerika’nın işi kolay değil. 2023 yılı itibarıyla Çin’de faaliyet gösteren Amerikan şirketi sayısı 70 bin civarında. Bunların toplam yıllık ciroları 600 milyar dolara yakın. Mesela, Apple tedarikçilerinin yüzde sekseni Çin’de bulunuyor. Starbucks’ın sadece Şanghay’da binden fazla dükkanı var. Yine mesela, McDonald’ın yurt dışında 2024’te açmış olduğu dükkânların yüzde sekseni Çin’de. Devam edelim, Tesla’nın Şanghay’da bulunan ve 30 saniyede bir elektrikli araç üretilebilen fabrikasının sadece Çin’deki araç satışları 2024’te yüzde sekiz buçuk artmış. Tesla EA’ların küresel satışlarının yüzde otuz altısından fazlası Çin’de gerçekleşiyor.

Bahçeli’nin mesajı

Harpal Brar yoldaşın (1939-2025) değerli anısına

Daha önce bir çok kez yazdım, CHP, AKP rejiminin sürdürülmesi için gerekli bir “muhalefet” partisidir. CHP olmadan bu rejim inşa edilemezdi. CHP’ye dayanmadan bu düzenin sürdürülmesi olanaklı değildi., Halen de değildir. Dahası, hem AKP-MHP’nin hem CHP’nin ipleri aynı emperyalist güçlerin ve onların işbirlikçilerinin ellerindedir.

CHP’nin bir önceki başkanı partinin başına AKP rejiminin bir operasyonuyla atanmış, 13 yıl orada tutulmuş, bu süre içinde rejimin konsolidasyonu temin edilebilmişti. Bu kadar yıl boyunca sürekli genişleyen halk sınıflarının muhalif tepkilerini artık mevcut CHP’nin etkisizleştirmesinin olanaklı olamayacağı görülünce, aynı düzen güçleri, partinin başına muhalif kitleler nazarında partinin inandırıcılığını yeniden sağlayacak Kılıçdaroğlu modelinde bir başka figürü buldular. Atadılar.

Hatırlanacaktır, CHP’de cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası başlayan liderlik tartışmaları sırasında, Bahçeli çıkıp, “ya sınıf arkadaşım (Kılıçdaroğlu) ya da bizim Manisalı (Özel) başkan olsun” mealinde bir açıklama yapmıştı.

Aynı Bahçeli, Özel ile bir karşılaşmasında, “sizin aleyhinizde siyaseten yaptığımız eleştirilere üzülmüyorsunuz değil mi” mealinde bir şey söylemişti. Yani, bu bir tiyatrodur. İki taraf da birbirlerine muhaliflermiş gibi davranıyorlar. Aslında her ikisinin de temel kaygusu bu rejimin devam etmesidir. Hepimize halen bu oyunu izlettiriyorlar.

CHP’nin başındaki kişinin bu rolünü hakkını vererek oynadığını kabul etmeliyiz. Yırtınıyor. Aşağıdan gelen muhalif basıncın etkisiyle, oraya buraya koşturuyor, bağırıp çağırıyor, atıp tutuyor. Bir yandan aşağıdan bastıran muhalif enerji ve diğer yandan hizmet ettiği rejimin devamı bakımından yerine getirmekle yükümlü olduğu görevler… Bazen bunaltısı yüz ifadelerine yansıyor.

Muhalif enerji İmamoğlu’na doğru yönelince, rejimin paniği arttı. Zaten İmamoğlu epeydir rejimin radarındaydı. Kişisel hırsları var, siyasal bilgi ve deneyimi yetersiz. Ne yapacağına karar veremiyor. İktidarı istiyor, rejimin üzerine daha fazla geldiğini ve geleceğini de görüyor, ama ne yapması gerektiğini tam olarak kestiremiyor.

Tam bu sırada, bir yandan Erdoğan’ın kendisine yönelik tehditleri artıyor, diğer yandan, Bahçeli, “CHP’yi bırak, madem istiyorsun, partisiz karşımıza çık” diyerek tahrik etmeye çalışıyor.

Bahçeli aslında CHP bizim kontrolümüzde, orada kalarak siyaseten var olamazsın, karşımıza çıkmana izin vermeyiz” demeye getiriyor. Bunalan Özel’e soluk aldırmak istiyor.

AKP rejimi kendi özel, etnik gündemine kapanmış, hiçbir zaman “Türkiye partisi” olamamış ve olamayacak olan “bundist” DEM’i de yanına çekerek giderek artan muhalif enerjiyi bertaraf etmeye çalışıyor. Faşist Özdağ’ı etkisizleştirmek de bu çabanın bir başka görünümü.

Rejim bugüne kadar bu söz konusu enerjiyi bu “muhalif” kanallar (CHP, DEM) üzerinden etkisizleştirdi. Ancak bu başarısını bugün tekrar etmesi zor görünüyor.

Sokak bir çıkış beklentisi içinde. Sokak arıyor. Gezi’de olduğu gibi, kendiliğinden “kitle grevleri” görülebilir. Bu halde, bu kendiliğinden patlamaları yönlendirecek bir Öncüye ihtiyaç var.

Lenin’i, “Nereden Başlamalı” yı, “Ne Yapmalı” yı rehber edinmemiz gerekiyor.

Lenin hiç bir zaman kitleyi, halkı örgütlemeyi dert edinmedi. Lenin’in derdi kitleyi değil, Öncü’yü örgütlemekti. Yani örgütçüleri örgütlemekti. Rusya gibi halk sınıflarının, işçi sınıfının örgütlülük düzeyinin düşük olduğu yerde, kendiliğinden “kitle grevleri” kaçınılmazdı. Nitekim, “1905” ilk işaretiydi. Öncü öyle zamanlar için hazır olmalıydı.

DEM, AKP’nin “çift yumurta” ikizidir. CHP payandasıdır.

CHP’nin, bu arada eski başkanının da, görevi İmamoğlu’nu etkisizleştirmek, muhalif basıncın gazını alarak, top çevirmeye devam etmektir.

Bu tiyatroyu izlemeye daha ne kadar tahammül edeceğiz?

1957 “Suriye Krizi”

Dün gece ajanslardan bir haber geçti. Buna göre, ABD’nin, Suriye’de büyük bir askeri yığınak yapmaya başladığı belirtiliyordu. Irak’tan çıkan Amerikan askeri konvoylarının Suriye’ye büyük çapta askeri araç gereç sevk etmekte olduğunu öğrendik. Sevkiyatın halen sürmekte olduğu da haberde belirtiliyordu.

Başından beri, Suriye’deki son gelişmenin asıl mimarının ABD olduğu biliniyordu. Türkiye ve İsrail, ABD’nin talebi doğrultusunda bu son Suriye operasyonda yer aldılar. Bundan kuşku duymamak gerekir.

Bu sevkiyatın Rusya’nın, “ABD ve İngiltere, Suriye’deki askeri üslerimize dolaylı olarak saldırı düzenleyecekler” şeklindeki açıklamasından sonra gerçekleştiğine işaret edilmelidir.

ABD, Suriye üzerindeki kontrolünü arttırmak, cihatçıların, Türk devletinin de yönlendirmesi, kışkırtmasıyla, Kürt güçlerine saldırmalarına ve cihatçıların kendi içlerinde kaçınılmaz görünen çatışmalarına müdahale etmek için askeri yığınağını arttırıyor. İsrail’in de benzer bir yığınağı güney batıdan yaptığını biliyoruz.

Trump’ın savaş karşıtlığı iddiasının hem Batı Asya’da hem de Avrupa’da boşa düşeceği giderek netleşiyor. Trump adeta, “iktidarın gerçekleri” nin farkında olduğunu ilan ediyor.

Belki daha düne kadar haritada yerini bile gösteremeyeceği Arktik Denizi üzerindeki Amerikan emellerini bu kadar açık ve çarpıcı biçimde ifade eden ilk Amerikan başkanı oldu. NATO üyesi Danimarka’dan Grönland’ı talep etti. Yine bu denize görece uzun kıyısı olan Kanada’ya ABD eyaleti muamelesi yapmak istediğini dile getirdi. Yetmedi, Panama Kanalı üzerinde mutlak Amerikan kontrolünün gerekliliğinden söz etti.

Bilindiği gibi Çin, Peru’da, son Asya- Pasifik ülkeleri toplantısında Latin Amerika’da yaptığı ve yapmayı planladığı ekonomik hamlelerini göstermişti. Bunlar arasında, Nikaragua’yla birlikte gerçekleştirecekleri, iki okyanus arasında, Panama Kanalı’na alternatif oluşturacak, yeni bir kanal projesi de vardı.

Neyse, biz 1957’ye, “Suriye Krizi” ne dönelim.

2.Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin emperyalist sistemin hegemonik gücü olmak için attığı adımlar, Avrupa’dan sonra Batı Asya’da da etkilerini gösterdi.

Batı Asya’da, Britanya ve Fransa’nın etkisini kırmak için ABD, 1953’te, Britanya’yı devre dışı bırakarak, İran’da Musaddık yönetiminin Ajax Operasyonu ile devrilmesini temin ettikten sonra 1956’daki “Süveyş Krizi”ine doğrudan müdahil olup, Mısır’da, bir darbeyle krallığı devirip Süveyş Kanalı’nı kamulaştıran milliyetçi Nasır yönetiminden yana tavır almıştı. Britanya ve Fransa’nın bu nedenle Mısır’ı İsrail’i de yanlarına alarak işgal etmelerine karşı çıkmıştı. Dikkat edilsin, İsrail ta o zamandan emperyalistlerin kendisine verdikleri rolleri oynamaya çalışıyor.

Nasır’ın askeri darbesinden sonra SSCB’ye yakınlaşarak attığı ulusalcı adımlar Arap dünyasında, Arap aydınları arasında sempatiyle kaşılandı. Irak, Suriye gibi ülkelerde de benzer bir siyasal içeriğe sahip darbeler, darbe girişimleri görüldü. Ürdün’de krallığın yıkılması için büyük kitle hareketleri oldu. Bu hareketler devlet kadroları içinde de yankısını buldu. Gelişen olaylar sonrasında ülke genelkurmay başkanı Suriye’ye sığınmak zorunda kaldı. 1957 yaz aylarına bölge siyasal olarak hayli ısınmış olarak girdi.

Yalnız, daha 1957’nin ilk ayında, Amerikan yönetimi, Eisenhower Doktrini adını verdiği yeni bir siyaseti bütün dünyaya ilan etmişti. Buna göre, Ortadoğu’da ABD’ye yakın, onunla müttefik, hatta müttefik olmasa da, ondan SSCB’ye ya da komünist kalkışmalara karşı yardım talep edecek ülkelere askeri olarak yardım edecek, gerekirse, askeri müdahaleden de kaçınmayacaktı.

Bu siyasetin ilanı sadece bölgede değil, dünyada da, iki blok arasındaki gerilimin artmasına neden olmuştu. Bu tür bir gerilimin çok daha tehlike arz eden bir benzerine biraz daha ileride Küba Krizi etrafında tanık olunacaktı.

SSCB, Eisenhower Doktrini’ne karşı, bölge ülkelerinin her türlü askeri ittifaklardan, tabii, askeri üslerden de arındırılmasını, bölge ülkelerinin iç işlerine yabancı güçlerin müdahil olmamalarını talep eden bir barış planı önerdi. Kabul görmedi.

Eisenhower yönetimi o sıralarda, yakın zaman öncesinde, Irak işgali sırasında da tanığı olduğumuz, “insan hakları ve demokrasi için bombalıyoruz” iddiasının geçmişteki bir versiyonu olarak görülebilecek, “barış için atom bombası” sloganı altında bir “barış” kampanyasını bütün dünyada sürdürmekteydi.

Baas partilerinin bölgede giderek güçlenmesi, Sovyet etkisinin yayılması, ABD ve tabii müttefiklerini paniğe sevk etti. 1957’ye gelindiğinde, Mısır ve Suriye bu sürece liderlik eden ülkeler konumundaydılar. NATO ittifakını güçlendirmek ve bölgesel işlevselliklerini arttırmak için kurulan bölgesel yan ittifaklardan birisi olarak 1955’te kurulan Bağdat Paktı ( üyeleri Türkiye, Pakistan, İran, Irak ve Britanya), Arap milliyetçiliğinin, Baas liderliğinde, bölgemizde güç kazanmasıyla birlikte sürdürülmesi güç bir ittifak haline geldi. Nitekim 1958’deki general Kasım darbesinden sonra Irak bu paktan çekilecek. Paktın adı CENTO olacak, merkezi Ankara’ya taşınacaktı.

Özellikle Suriye’nin artan siyasal etkisi ABD, İsrail ve Türkiye’yi tedirgin etmekteydi.

Türkiye’de en son 1954 seçimlerinden oyların yüzde 58’ini alarak büyük bir başarıyla çıkmış (Bu başarıda, çok kötü geçmiş bir tarımsal mevsimin DP tarafından büyük popülist vaatlerle geçiştirilmesinin, yanı sıra, bölgesinin lideri olma iddiasına köylü ve taşralı kitleleri ikna etmiş olmasının rolünü atlamamak gerekir) , ancak 1956-57’den itibaren derinleşen ekonomik sorunlar özellikle kentli orta sınıfların (mesela, tepkili öğrencilerin çoğu bu orta sınıf ailelerin çocuklarıydı, işsizliğin ve enflasyonun dramatik olarak arttığı koşullarda, işçiler, memurlar, küçük esnaf hükümete tepkiliydi)ve işbirlikçi büyük sermayesinin artan tepkisiyle karşılaşmaktaydı. Bu tepkiler karşısında DP, en gerici toplumsal kesimleri harekete geçirerek, daha baskıcı, daha faşizan konumlara savruluyordu.

Hükümet üzerinde artan kitlesel baskılarla birlikte Ekim 1957 seçimlerine girilecekti. Ekonomide, borç paraya dayanan ve motor rolü yüklenen akıldışı bir “inşaat” çılık faaliyeti, ekonominin temellerini bariz bir biçimde yıkıyordu.

ABD’nin “Eisenhower Doktrini” çerçevesinde Türkiye’ye Ortadoğu’daki anti-emperyalist etkinlikler karşısında gaz vermesi, Menderes-Bayar yönetiminin durumdan vazife çıkarmak arzusu, onu bölgede “racon kesici” rolünü oynamaya ikna etti (Konuyla ilgili olarak 2012’den itibaren yazmış olduğum 4-5 yazı var. Tekrar etmek istemiyorum).

Bugün de seslendirilen, yani yabancısı olmadığımız, tekmili birden “Suriye emelleri” en yetkili ve en salyalı ağızlardan duyuruluyordu. Anlayacağınız, “Suriye fatihliği” sadece bugünün teması değildir, DP devrinde de benzer bir tema işleniyordu.

1957 seçimlerine Türkiye’nin Suriye sınırına 200 bin civarında asker yığdığı ve bir harekâta hazırlandığı haberleriyle giriliyordu.

SSCB’nin savunma bakanı Bulganin’in ağzından çektiği resti ABD gördü. Geri çekildi. Ancak Bayar-Menderes yönetimi CIA başkanı Dulles’ın şahsen yaptığı uyarıyı dahi, amiyane tabirle, iplemiyorlardı. (Şunu da hatırlatayım, İran’daki Ajax Darbesi’yle birlikte CIA, MOSSAD, SAVAK ve bizim Milli Emniyet’i TRIDENT adı altında birleştirerek doğrudan kendisine bağlamıştı). O arada, TSK’nın NATO komutasına bağlılık yemini etmiş “akîl” paşaları hükümeti uyarıyorlardı.

Bulganin, Türkiye’nin müdahalesinin basitçe bölgesel bir savaşa değil, Sovyet Bloğu’nun da dahil olacağı bir dünya savaşına yol açacağına dair uyarısının arkasındaydı. ABD, Türkiye’ye Eisenhower Doktrini’ne çok güvenmemesi imasını taşıyan telkinlerine devam ediyordu. S.Arabistan gibi ülkeler arabuluculuk misyonuyla devreye girmişlerdi.

Bu arada, Bayar-Menderes yönetiminin İsrail’i birlikte bir harekât için (gizli görüşmelerle) ikna etmeye çalıştığı haberleri dış basında yer alıyordu.

O sıradaki TSK en üst komuta kademesi şöyledi: R.Erdelhun, gekurmay başkanı, C.Gürsel (KKKomutanı), C.Sunay (Gkurmay 2.başkanı), Fahri Korutürk (DKKomutanı) ve Tekin Arıburnu (HKKomutanı).

Bu paşalardan sadece ikisi, Gkurmay başkanı Erdelhun ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tekin Arıburnu, Suriye’ye karşı bir askeri harekâtı destekliyorlar, yani hükümetin yanında yer alıyorlar, diğerleri karşı çıkıyorlardı. Hükümetten yana değil, NATO’dan yana tavır alıyorlardı.

Neyse. Sonunda, İsrail de karşı olduğunu ifade edince, harekattan vazgeçildi. Ancak bir süre için bölge ve hatta dünya adeta ateş üzerinde oturmuştu. ABD ve NATO’nun kaybettiği prestij de cabası. Bayar ve Menderes’in kontrol edilemezliği fikri ABD derin devleti nezdinde taraftarlar bulmuştu.

Adı geçen paşalardan, Erdelhun ve Arıburnu 27 Mayıs darbesinden sonra Yassıada’da yargılandılar. Diğerleri sırayla cumhurbaşkanı yapıldılar.

1957 seçimlerini DP kazandı. Ancak bu kez yüzde 10 civarında bir oy kaybına uğramıştı. Oyları yüzde 48’e düşmüş, parlamentodaki sandalye sayısı kayda değer şekilde düşmüştü. Rakibi CHP’nin oylarıysa, yüzde 7-8 civarında artmıştı. Öncesinde DP bölünmüş, içinden ayrı bir parti çıkmıştı (Hürriyet Partisi).

Özcesi, DP’de sonun başlangıcı görünüyordu. Seçimlerden sonra zaten izlemekte olduğu akıldışı ekonomi politikasını ve faşizan tek parti diktatörülüğünü daha da azdırarak devam ettirdi. TL’nin yüzde 330 oranında değer kaybettiği devalüasyon ve kontroldan çıkmış yüksek enflasyon, artan işsizlik, ücretli çalışanların, memurların, emeklilerin artan yoksullaşması, hepsini taçlandıran moratoryum kararı fişin çekilmesini gerektiriyordu. “Suriye hayalleri” satmak iktidarın işine yaramamıştı.

Pakistan’ın Taliban’ı; Türkiye’nin HTŞ’si

Son 45 yılda Pakistan’ın yaşadığı her siyasal, askeri, ekonomik olay, hiç kuşkusuz, emperyalizmin Afganistan ve dolayısıyla Sovyet Bloku ile ilgili hedeflerinden, operasyonlarından ayrı düşünülemez.

Afganistan’da 1977 yılına kadar Türkiye’dekine benzer bir demokrasi, görece laik bir cumhuriyet rejimi vardı. Emperyalistler için bu kadarı bile çok fazlaydı. Ulusal egemen, laik-demokratik devlet yapıları, ABD’nin yeşil kuşak stratejisiyle bağdaşmıyordu. Tasfiyeleri gerekiyordu. Pakistan ve ardından Türkiye’de, Amerika’ya daha yakın, yani ABD tarafından daha kolay kullanılabilir rejimlerin yaratılması gerekiyordu. Ulusal egemen laik-demokratik devlet yapılarının çözülmesi için emperyalizm işbirlikçisi dinsel ve etnik çözücüler devreye sokuldu.

Emperyalizm ne kadar daraldıysa, bu söz konusu ihtiyacı da o kadar yakıcı, o kadar doymak bilmez bir hal aldı.

ABD’nin Pakistan’daki söz konusu hamlesine SSCB Afganistan’da devrimci, ilerici bir rejim oluşturarak yanıt vermek istedi. Hesabı tutmadı. Bumeranga dönüştü. SSCB’nin de çözülmesine ivme kazandıran bir süreci başlattı.

Pakistan iç (Burada, “Doğu Pakistan” ın yitirilmesinin yarattığı psikolojiyi dikkate almak gerekir) ve dış politik emelleriyle emperyalistlerin Afganistan’a yönelik saldırılarında önemli bir rol üstlendi. Emperyalist saldırının yanında yer alan diğer ülkelerin, bu arada Şii İran’ın da, hesaplarını bertaraf edebilmek için kendi cihatçılarını organize etmeye girişti. Zaten sahada şekillenmeye başlamış Taliban’ın arkasında durdu. Ona hamilik etti. Eğitti, para ve silah verdi. Yönlendirmeye çalıştı.

Pakistan’ın, Afganistan’da kendi başına ABD’den rol çalmasına, SSCB havlu atana, Irak-İran savaşının sona ermekte olduğu görülünceye kadar, emperyalistler açık ve sert tepki vermediler. “Tepkilerini ertelemişlerdi” demek de mümkündür. SSCB ve İran’ın artık kendi iç sorunlarına odaklandıkları bir sırada ABD’nin bölgeyi kendi hedefleri doğrultusunda yeniden şekillendirme eğilimi güçlendi. Pakistan’ın tek adamı Ziya bu şartlarda patlatıldı.

Artık sadece Afganistan değil, ABD’nin müttefiki Pakistan da ekonomi-politik bir enkaz haline dönüşerek, halen süren istikrarsızlığına mahkum edildi. Bir anlamda, Dimyat’a pirince gitmek arzusundaki Pakistan, elindeki bulgurdan da olmuştu. Halen Afganistan’daki “geçici yönetim” Pakistan’ın istikrarına olanak tanımayan ve tanımayacak olan bir etken olarak görülmelidir.

Suriye ve Türkiye arasındaki paralel gelişmelere daha önce bir çok kez değinmiş olduğum için yinelemeyeceğim. Sadece Suriye’deki rejimin “sürpriz” bir şekilde yıkılmasını anlamak bakımından önemli olduğunu düşündüğüm, İngilizce yayın yapan Center for Counter-Hegemonic Studies sitesinde, Roberta Rivolta imzasıyla, 4 Aralık 2024’te yayınlanan, “The Economic war against Syria” başlıklı uzun makalenin geniş bir özetini vermekle yetineceğim.

Yazar öncelikle Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımların 2011’de değil, 1979’da başlamış olduğunu ve bu tarihten itibaren kesintisiz sürdüğünü hatırlatıyor. Bilindiği gibi Suriye, her zaman anti-siyonist Filistin direnişine etkin destek verdi. Bu doğrultuda, İran devrimi ve onunla müttefik Hizbullah gibi siyasal yapılarla ittifak kurdu.

ABD’nin özellikle 2011’de, BM’yi kullanarak, Suriye’ye karşı uyguladığı ekonomik önlemler, çok detaylı ve istismara açık olabilecek surette karmaşık. Hemen hemen en temel ihtiyaç maddelerinden, petrol ve (askeri/sivil) diğer stratejik ürünlere kadar çok geniş bir listeyi kapsıyor.

BM’nin belirlediği bir çok muafiyetin sahada işlemediği, kimi AB kuruluşlarının ve STK’ların şikayetleri üzerine ortaya çıktı. Buna rağmen hiç bir yeni düzenleme yapılmadığı gibi, hukuksal engeller daha da arttırıldı. Olası ihlallere karşı ağır para cezaları getirildi. Böylece, en meşru muafiyet alanlarında bile Suriye ile iş yapan veya yapmayı düşünen kuruluş ve firmalar üzerinde caydırıcı bir etki yaratıldı.

Yetmedi, 2020’de başkan Trump’ın imzasıyla Suriye yönelik yaptırımları daha da genişletip, sıkılaştıran Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası devreye sokularak, adeta Suriye’nin dış dünyayla bağı kopartıldı. Bu yasa o kadar ağır maddeler içeriyordu ki, daha önce, 2016’da, ABD Senatosu onu onaylamamıştı. Trump’ın ilk devrinde, 2019’da onaylandı.

Çünkü, Suriye’deki durum 2016’dan itibaren meşru yönetim lehine değişmeye başlamıştı. 2016’da, Halep; 2017’de Palmira ve Deyrizor kurtarılmış, 2018’de Şam kırsalı, belli bir ölçüde, emperyalist işgallerden ve terörist etkinliklerden arındırılmıştı.

Suriye yönetimi hemen Suriye’nin yeniden imarı için bir program başlattı. Yabancı ülkelerden firmalar ülkeye davet edildi. Halep’te bazı yerel sanayi kuruluşları tekrar üretime başladılar. Bu arada, ülkeye komşu Arap ülkeleri birbiri ardına Suriye ile yeniden ilişki kurmaya başladılar. Suriye’yi kendi uluslararası platformlarına davet ettiler. Suriye, 2011’de, askıya alınan Arap Birliği üyeliğine yeniden kabul edildi. İşte, Trump’ın Sezar Yasası tüm gelişmeleri engellemek için yasallaştırıldı(2019) .

2018’de önemli bir gelişme daha olmuştu. Suriye ekonomisiyle güçleri bağları bulunan Lübnan ekonomisi ağır bir bunalıma girmişti. Suriye’ye yönelik emperyalist saldırı ve onunla koşut sürdürülen ekonomik yaptırımlar Lübnan ekonomisini de etkileyecekti tabii. Ancak, sadece o kadar değil. Bu ülkede bulunan Hizbullah’a karşı ABD ve Sünni Arap rejimleri tarafından uygulanan yaptırımların giderek ağırlaştırılması, Lübnan banka ve şirketlerini felç etti.

Özcesi, Suriye’nin hali Lübnan’ı; Lübnan’ın hali de Suriye’yi çok olumsuz etkiledi. Suriye, kendisine uygulanan yaptırımları Lübnan üzerinden bir ölçüde aşabiliyordu. En azından aşmaya çalışıyordu. Hatta Suriye sermayesinin 40 ila 60 milyar dolar kadarı Lübnan bankalarının hesaplarında bulunmaktaydı. Lübnan’ın da yaptırımlarla hedef alınmasıyla birlikte Suriye bu olanağını da yitirdi. Lübnan bankalarındaki paralarını kullanamaz oldu.

Unutmayalım, Suriye’nin bir diğer en önemli partneri olan İran da ağır uluslararası ekonomik yaptırımlar altındaydı.

Yanı sıra İdlip’in fiilen Suriye’den koparılmış olması ve tabii ülkenin kuzey doğusnun ABD himayesinde oluşturulmuş Kürt güçleri; kuzey batısının Türkiye güçleri tarafından işgali, Ülkenin en önemli, daha doğrusu, yaşamsal ekonomik kaynaklarından yoksun kalmasına yol açtı.

Oysa savaştan önce, bütün Batı Asya’da gıda üretimi bakımından kendi kendine yeterli tek ülke Suriye idi. Oğul Esad’ın yönetime gelmesinden sonra başlayan ve dört yıl süren kuraklığa kadar Suriye, bölgesinde tarımsal ürün ihracatçısı olarak biliniyordu.

Kuraklığın etkileriyle başa çıkmak için hükümet, özellikle sübvansiyonlar yoluyla tüm vatandaşlara uygun fiyatlarla gıda sağlamak için bir dizi politika oluşturmuştu. BM Özel Raportörü’nün gıda konusunda 2011 yılında hazırladığı bir rapora göre, devlete ait mağazalar temel ürünleri düşük kâr marjıyla veya sübvansiyonlu fiyatlarla satıyordu. Ekmek, üretim maliyetinin yarısına satıldı ve kayıtlı tüm hanelere her ay pirinç ve şeker dağıtmak için bir kupon sistemi getirildi. Hükümet özel sektörü de aynı temel emtialardaki kâr marjlarını düşürmeye ikna etmişti.

Aynı rapor, Suriye hükümetinin kuraklıktan en çok etkilenen bölgelerde gerçekleştirdiği işlerden övgüyle söz ediyor. Hükümetin yalnızca gıda yardımlarıyla değil, aynı zamanda, sübvansiyonlu tohum dağıtımı, çiftçilere ve çobanlara tanınan vergi indirimleri, düşük faizli krediler ve yatırımı teşvik eden önlemleriyle Suriye ekonomisini, genel olarak, bölgedeki en güçlü ve en kamusal ekonomilerden birisi haline getirdiğini vurguluyordu.

2010’da BM tarafından yayınlanan Bin Yıllık Kalkınma Hedefleri programı kapsamında, Suriye’nin kalkınmacı anlayıştaki kararlılığı, devam eden bazı zorluklara rağmen “aşırı yoksulluğun azaltılması, okula kayıt oranlarının iyileştirilmesi ve anne ve çocuk sağlığı konularında” elde ettiği başarılar, çocuk sağlığı, sıtma ve HIV/AIDS ile mücadelenin yanı sıra temiz su kaynaklarına ve sağlık olanaklarına erişimin genişletilmesine yönelik planlarında kat ettiği mesafe övülüyordu.

Suriye ekonomisi genel olarak bölgedeki en güçlü ekonomilerden biriydi; 2.500 milyon varilden fazla petrol ve 8,5 milyar metreküp doğal gaz rezervine sahipti. IMF’ye göre, 2008 küresel mali krizinin etkisi orta düzeydeydi ve yalnızca dış ortaklarla yakından bağlantılı sektörlerle sınırlıydı. 2009 yılında GSYİH büyümesi yalnızca yüzde 1 puan yavaşlamıştı. İmalat, inşaat ve hizmet sektörlerindeki kısmi yavaşlama, tarımdaki ılımlı toparlanma ve petrol üretimindeki küçük artışla kısmen dengelendi. IMF’nin gelecek iki yıla (2009-2011 yılları) ilişkin tahminleri, tarımsal üretimin daha eksiksiz bir şekilde yeniden başlaması sayesinde daha fazla büyüme öngörüyordu.

Hükümetin bütçe harcamaları, esas olarak kamu yatırımlarındaki artışa bağlı olarak yaklaşık yüzde 5 oranında büyümüştü. IMF tahminine göre kamu borcunun yönetilebilir seviyelerde kalmaya devam etmesi bekleniyordu.

DSÖ’nün 2010 yılındaki bir raporu, önceki otuz yıla kıyasla sağlık göstergelerinde çarpıcı bir iyileşme kaydetti: “Doğumda beklenen yaşam süresi 1970’te 56 yıldan 2006’da 72 yıla çıktı; bebek ölüm oranı 1970’te 1000 canlı doğumda 123’ten 2006’da 1000 canlı doğumda 18’e düştü; beş yaş altı ölüm oranı önemli ölçüde düşerek 1000 canlı doğumda 22’ye düştü; ve anne ölüm oranı 1970’de 100.000 canlı doğumda 482’den 2006’da 58’e düştü”. 1980’li yıllardan itibaren sağlık hizmetlerine erişim artmıştı. Kentsel ve kırsal kesim arasındaki fark daralıyordu. Bir hekime düşen hasta sayısı 2006 yılında 677 idi ve kamu sağlık sektörüne yapılan yatırımlar 1980’de toplam hükümet harcamalarının %1,1’inden %4,17’sine yükselmişti.

Aynı DSÖ raporunda, Suriye’nin “tüm vatandaşlarına ücretsiz sağlık hizmeti sunduğu ve ilaç endüstrisinin ülkenin talebinin %85 ila %91’ini karşıladığı, Suriye ilaç endüstrisinin uluslararası standartlara göre kaliteli ilaç ürettiği, temel ilaç listesine göre güvenli ve etkili ilaçların üretildiği, hükümetin genel olarak başarılı bir kalite kontrolü sağladığı” belirtiliyor.

15 yaşına kadar eğitim zorunlu, üniversiteler parasızdı. Savaşın başında Suriye, yaygın, zorunlu ve ücretsiz ilköğretim sağlamayı başaran az sayıda Arap ülkesinden biriydi. Dünya Bankası’na göre, 2009 yılında hükümetin kamu eğitimine yaptığı harcama GSYİH’nın %19,2’si kadardı (ABD’de %12,7, Fransa ve Almanya’da sırasıyla %8,9 ve %9,2). 15- 24 yaş arası gençlerde okuryazarlık düzeyi yüzde 92,4 olarak gerçekleşti. Öğrencilere ücretsiz ders kitapları ve sembolik bir fiyata toplu taşıma garanti edildi. Üniversite kayıt ücretleri çok düşüktü.

IMF verilerine göre, Suriye’nin kamu borcu son 20 yılın en düşük seviyesindeydi; 1990’da GSYİH’nin %190’ından 2010’da %30’a düşmüştü. 1 Mayıs 2010’da dönemin Maliye Bakanı Muhammed el-Hüseyin, Bulgaristan ile son bir anlaşma imzaladıktan sonra Suriye’nin yabancı ülkelere olan tüm borçlarını kapattığını duyurdu.

Geçtiğimiz yıl, ülkenin ilk borsası olan Şam Menkul Kıymetler Borsası, Suriye’nin mali sistemini iyileştirmek ve yabancı yatırımı teşvik etmek amacıyla, 40 yıllık bir aranın ardından, yeniden açılmıştı.

Ülkenin ihracatı 2000’de 7,19 milyar dolardan 2010’da 19,92 milyar dolara yükselirken, ithalat GSYİH’nin yalnızca %29,2’sinden %31,8’e yükseldi (Dünya Bankası verileri). Dolar, 47 Suriye Lirası değerindeydi (2010) ; bu, dünyanın dolar karşısında en düşük ulusal para birimleri arasında Suriye lirasının 40.sırada yer aldığını gösteriyordu. Bununla birlikte bu kur seviyesi, Batı sömürgeciliğinin yoksullaştırdığı ülke paraları arasında en yüksek değere sahip ulusal paralardan biriydi. Resmi döviz kuru ile karaborsa kuru arasındaki fark bile neredeyse ortadan kalkmıştı.

Turizm de 2010’da, Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın Suriye’nin tarihi ve sanatsal mirasını geliştirmeye yönelik diplomatik girişimleri, hükümetin turistik tesislere yaptığı yatırımlar ve özellikle komşu ülkelerden turizmi teşvik eden politikalar sayesinde önceki yıla göre %40 oranında büyümüştü. O arada, Şubat 2010’da varılan ikili anlaşmayla İran vatandaşlarına yönelik vize zorunluluğunun kaldırılması, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın öfkesini artırdı. Suriye, 2010 yılında elde ettiği 8,4 milyar dolarlık geliriyle 8,5 milyon turist ağırlamıştı; ve bir sonraki yıl için 10 milyonun üzerinde ziyaretçi bekleniyordu.

Şimdi gelelim çöküşe.

Cumhurbaşkanı Esad, 31 Ekim 2019 tarihli bir röportajında, savaş sırasında Suriye hükümetinin yerel para biriminin çöküşünü önlemek için gizli önlemler aldığını söyledi. Aslında Suriye lirası uzun yıllar boyunca nispeten iyi bir performans sergilemişti. Temmuz 2016’da beş yıldır piyasaya doğrudan müdahale eden Merkez Bankası, döviz rezervlerinin çok düşük bir düzeye inmesi üzerine müdahale etmeme politikasına yönelmek zorunda kaldı. 2017 yılında dolar ilk dramatik yükselişini yaşadı. Lübnan mali krizi nedeniyle 2019’da ikinci keskin artış yaşandı; ve üçüncüsü 2021’de Sezar Yasası’nın uygulanmasından sonra gerçekleşti.

Suriye bankacılık sektörünün Batılı toplum tarafından empoze edilerek uluslararası finans sisteminden izole edilmesi, Suriye’nin döviz piyasalarına erişimini kesti. Savaş nedeniyle Suriye’nin ihracatı azalıp ithalatı artarken, temel malların ithalatını finanse etmek için döviz ihtiyacı ABD dolarına olan talebi artırdı ve Suriye lirasının hızlı düşüşüne katkıda bulundu.

2010 yılında 47 lira olan 1 dolar, bugün 13.100 Suriye lirası değerine ulaştı. 2018’de Şam kırsalının özgürleştirilmesinin ardından devam eden askeri operasyonlar bir çıkmaza girerken, ekonomik kuşatma ekonomik yıkım sürecini hızlandırdı. Bugün ülke, yıkılan altyapısını, sosyal dokusunu ve ekonomisini yeniden inşa etmek için dış kaynaklara ihtiyaç duyacak halde.

Başkan Esad’ın İtalyan gazeteci Monica Maggioni’ye (Kasım 2019) açıkladığı gibi: “Suriye’nin parası olmadığını söylüyoruz… hayır, aslında Suriyelilerin çok parası var; Dünyanın her yerindeki Suriyelilerin çok parası var ve gidip ülkelerini kurmak istiyorlar. Çünkü ülkeyi inşa etmekten bahsettiğinizde, bu insanların bize para vermelerini istemiyoruz. Onlara para kazanma fırsatları sunuyoruz; bu bir iştir. Yani sadece Suriyeliler değil pek çok insan Suriye’de iş yapmak istiyor. Bu yeniden yapılanma için fonları yatırımcılar temin edecekler, ama sorun, bu yaptırımların yatırımcıların veya şirketlerin Suriye ‘ye gelip çalışmasını engellemesidir.” Suriye’ye gitmek veya geri dönmek isteyen yatırımcılar, yaptırımlar yüzünden caydırılıyor.

Yurtdışındaki Suriyelilerin ülkeye döviz göndermeleri engelleniyor. Suriyeli girişimcilerin sermayeleri yabancı bankalarda bloke edilmiş durumda. Tekrar açılan yerel fabrikalar, üretim tesisleri planlı bir şekilde saldırılara uğramaya devam ediyor. Elektrik ve diğer enerji kaynaklarına ulaşıma işgal nedeniyle izin verilmiyor. Bu koşullarda, çalışmak isteyen üretim tesislerinin maliyetleri çok artıyor. İhtiyaç duyulan ithal girdiler temin edilemiyor. Nakliye, ulaşım, seyahat, kargo olanakları ve bunlarla ilgili sigortalama etkinlikleri neredeyse ortadan kaldırılmış halde.

Gaz ve petrole gelince, ana sahalar şu anda ABD’nin kontrol ettiği bölgelerde bulunuyor. 2011’den önce Suriye petrol ve elektriği ihraç ediyordu (Bilindiği gibi, Türkiye de kendisine uygulanan ambargo sırasında, 70’lerde, Suriye’den elektrik ve petrol alıyordu). Artık (işgaller yüzünden) ithal etmesi gerekiyor.

GSYİH 2010’da 252,52 milyar dolardan (Bu arada, GSYİH’nın dörte biri ülkenin petrol gelirlerine dayanıyordu. O zaman ki üretim günlük 385 bin varil civarındaydı) 2021’de 8,97 milyar dolara düştü. Döviz rezervleri tükendi. 2010 yılında %8,6 olan işsizlik oranı, 2020 yılında %15,30 ile tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.

2000 ile 2009 yılları arasında ortalama %4,4 olan enflasyon oranı da 2021’de %188 ile zirveye ulaştı. Kamu borcu 2017’de GSYH’nin %94,8’ine ulaştı, 2022’de ise %130,6 ‘una yükselmesi bekleniyordu.

28 Eylül 2020’de Suriye hükümeti 2021 bütçesini sundu. Kamu harcamaları son 10 yılda yüzde 70 oranında azalarak savaşın başından bu yana en düşük seviyesine geriledi. Suriye hükümetinin gelirleri %83 oranında azaldı.

ABD’nin ve Kürtçü maşalarının işgal ettiği bölgelerdeki gaz ve petrol kuyularının çalınması nedeniyle vergi dışı gelirler yüzde 90 oranında düşmüştü. Zorunlu olarak vatandaşlara düşen geri kalan kısım da aynı şekilde yoksullaşma nedeniyle azaldı (Dünya Bankası’nın bir raporuna göre, 2022’de Suriye vatandaşlarının %69’u yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. Çatışmadan önce neredeyse yok olan aşırı yoksulluk da bundan etkilendi tabii. Bugün nüfusun yarı yarıya düşmesiyle, (21,4 milyondan 11,7 milyona) her dört Suriyeliden birinden fazlası yoksul kategorisinde. Bugün hükümet esas olarak orantısız bir şekilde büyüyen dış borca dayanıyor.

Hızla artan yaşam maliyeti göz önüne alındığında, bütçenin çoğu sosyal destek programlarına ayrıldı: En büyük pay gıda ve yakıt sübvansiyonlarına gitti, ikinci en büyük pay ise kamu sağlık sektörünün rehabilitasyonuna ayrıldı. Sosyal güvenlik ve emeklilik üçüncü sırada yer aldı; Bunu elektrik enerjisi hizmetleri takip etmektedir.

Yeniden inşa projeleri için Dünya Bankası’nın 2017’de gerekli gördüğü 200 milyar dolara karşılık ( (BM Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu’nun 2018’de Beyrut’ta yaptığı toplantıda bu rakam 388 milyar dolara yükseltilmişti) elde yalnızca 66 milyon dolar vardı.

Hükümetin 2024 yılı için onayladığı bütçede bir önceki yıla göre yüzde 44 oranında azalma, vergi ve işletme hizmet ücretleri gelirlerinde ise biraz artış görüldü. Kamu sübvansiyonları ve diğer destek programlarına yapılan harcamaların payı ise 2023’teki %30’a kıyasla %18 oldu. Abluka altında, genel bütçe açığının sürekli büyüdüğünü gören Suriye hükümeti, son yıllarda bütçeyi güçlendirme umuduyla sübvansiyonları kesmek zorunda kaldı.

BM hiçbir zaman Suriye hükümetine yönelik, bu güncel kapsamında bir yaptırımı onaylamadı. Birleşmiş Milletler tarafından oylanan son yaptırımlar da esas olarak Suriye’de savaşan terörist grupları hedef alıyor. Bu bakımdan “zorlayıcı ekonomik önlemler” yasadışıydı.

Uzun süreli elektrik kesintileri ve yetersiz elektrik tedariki; yemek pişirmek ve elektrik jeneratörleri için yakıt eksikliği; temiz su kıtlığı koşullarında, 2022 yılında, Suriyeliler, ısınma olanağının olmadığı, şimdiye kadar bildikleri en sert kışlardan biriyle karşı karşıya kaldı.

Benzin karneye bağlanıyor ve benzin istasyonlarının önünde kilometrelerce araba kuyruğu uzanıyordu. Okul servisleri de dahil olmak üzere pek çok toplu taşıma aracı artık çalışmıyor, bu da özellikle en uzak mahallerde, varoşlarda yaşayan pek çok çocuğun okullarına ulaşamaması anlamına geliyordu.

İlaç bulmak zor ve çoğu insanın parası artık olanlara da yetmiyor. Hastaneler, elektrik kesintileri, azalan yakıt kaynakları, arızalı ekipmanlar ve aşırı ilaç ve sağlık personeli sıkıntısı nedeniyle kapasitelerinin çok altında çalışıyor.

Savaşın başında yaklaşık 10 Suriye lirası olan 1 kg ekmeğin maliyeti, 2022’de yaklaşık 1.400 Suriye lirası oldu. Mart 2024’te referans gıda sepetinin maliyeti bir önceki yıla göre %87 oranında artış gösterdi.

Birleşmiş Milletler Şartı’nın VII. Bölümünün 39, 41 ve 49. maddeleri, Güvenlik Konseyi’nin “barışa yönelik bir tehdidin, barışın ihlalinin veya bir saldırı eyleminin varlığını” tespit etmesi durumunda yaptırımların uygulanmasını öngörmektedir.

Dahası, BM Genel Kurulunun 24 Ekim 1970 tarihinde kabul ettiği 2625 sayılı kararına göre, “siyasal, ekonomik ve sosyal sistemlerine bakılmaksızın uluslar arasında dostane ilişkiler geliştirmek” amacıyla “tek tek uluslar, devletler, uluslararası ilişkilerinde, herhangi bir Devletin siyasi bağımsızlığına veya toprak bütünlüğüne karşı askeri, siyasi, ekonomik veya diğer herhangi bir zorlamadan kaçınmak zorundadırlar”. BM Genel Kurulu tarafından 1974 yılında kabul edilen Devletlerin Ekonomik Hakları ve Görevleri Şartı’nın (Helsinki Sözleşmesi) 32. maddesi şöyle diyor: “Hiçbir Devlet, başka bir Devleti ekonomik, siyasi veya başka türdeki tedbirlerle egemenlik haklarını kullanmasından yoksun bırakamaz”.

Yaptırımların yasal olabilmesi için BM Güvenlik Konseyi tarafından onaylanması gerekiyor ve uluslararası hukuk, tek tek devletlerin yaptırım uygulama yetkisini tanımıyor. “Tek taraflı zorlayıcı tedbirler”, Birleşmiş Milletlerin kuruluşunu belirleyen üye devletler arasındaki dostluk ve işbirliği ilkesine aykırıdır. Üstelik egemen bir devlette belirli politikaları dayatmak, hatta rejim değişikliği yapmak amacıyla her türlü baskıyı uygulamak uluslararası hukuka göre yasa dışıdır.

1960 yılında, Küba’ya uygulanan ambargoya atıfta bulunarak, ABD’nin Amerikalararası ilişkilerden sorumlu dışişleri bakanı yardımcısı Lester Mallory şöyle yazmıştı: “Kübalıların çoğunluğu Castro’yu desteklediğinden… İç desteği yabancılaştırmanın öngörülebilir tek yolu, ekonomik tatminsizlik ve zorluklar. … Küba’nın ekonomik yaşamını zayıflatmak ve ‘açlığa, umutsuzluğa ve hükümetin devrilmesine yol açmak’ için mümkün olan her türlü yola derhal başvurulmalıdır.”

1970 yılında Nixon, herkesin bildiği gibi, CIA’yı Şili’de “Allende’nin iktidara gelmesini engellemek veya onu koltuğundan etmek için ekonomik önlemlere abanmayı” teşvik etmişti.

2018’de Pompeo, İran liderliğinin anti-siyonist direnişi desteklemeye devam etmesi halinde İran’ı aç bırakmakla tehdit etmişti: “Liderlik, halkının beslenmesini istiyor mu istemiyor mu, bir karar vermek zorunda, eğer İran liderliği aynı kafada devam ederse, İran halkının tavrının ne şekilde olacağını tahmin etmem zor değil. Sonuçtan eminim” demişti.

Haziran 2020’de ABD’nin eski Suriye elçisi James Jeffrey, “Suriye para biriminin çöküşü bizim prosedürlerimizden kaynaklanıyor” diye övündükten sonra “Dürzi bölgelerinde silahlı protestolar görmeye başladık. Bu rejime muhalefet anlamına geliyor. Dürziler genel olarak Esad’ı destekliyorlar, ama bir yere kadar, artık protestoları var, bunu da çok açık bir şekilde ortaya koyuyorlar” diyordu.

2018’de, Obama döneminde Beyaz Saray’da” yaptırımların mimarı” olarak çalışmış Richard Nephew, Yaptırım Sanatı adlı tüyler ürpertici başlığı olan kitabını yayınladı.

Nephew’in “sanatı” acı temasına odaklanıyor. Kitabının başında, kitabının konusundan söz ederken, “yaptırımların nasıl bir acıya yol açtığı”, “acının tenlerde somut olarak nasıl işlediği”, ve sonunda “acı çekenlerin nasıl eyleme geçtiği” ile ilgili olduğunu söylüyor.

Nephew, İran’a karşı bizzat tasarladığı ambargoyu “çarpıcı bir başarı” olarak nitelendiriyor çünkü bu ambargo, “ülkenin para birimini ve ekonomisini mahvetti, enflasyona ve kitlesel işsizliğe neden oldu” diyor.

Mesela, 2012-2013’te İran’ı ilaç ve tıbbi cihaz sıkıntısıyla karşı karşıya bıraktıklarını memnuniyetle belirtiyor. “İlaç ticaretini yasakladığımız için değil, daha çok, yarattığımız ilaç kıtlığı ve İran para biriminin de değer kaybetmesiyle ilacın ortalama İranlı için çok pahalıya mal olmasını sağladığımızdan başarılı olduk” diyor. Devamla, “yabancı menşeli lüks malların İran’a girişini engellemedik, bunların fiyatlarını, doların değerinin İran para birimi karşısında çok yükselmesini temin ederek, fahiş hale getirdik. Böylece büyük kârlar elde ettik” diye ilave ediyor.

Lüks mallar söz konusu olmuşken, Ekim 2020’de yerel bir telefon firması Şam’da fiyatı ortalamanın çok üzerinde olan (4 milyon Suriye lirası), çok pahalı iPhone’un son modelinin satışını duyurduğunda Suriye’yi bir öfke dalgası kasıp kavurmuştu. Telefon, Apple’ın ABD’de piyasaya sürülmesinden sadece 10 gün sonra Suriye’de de satışa çıkmıştı ve bütün Batı Asya ülkeleri arasında piyasa ilk sürüldüğü ülke de Suriye olmuştu.

Bu telefon, Suriye’de satılabilmesi için ABD hükümetinin onayıyla bir süreliğine muafiyet kapsamına alındı, böylece yaptırımın aşılması temin edildi. ABD hükümeti bunun gerekçesini de şöyle ifade ediyordu: “İnsanlar ekonomik olarak zor durumdalar, birbirleriyle iletişim kurmak gibi insani bir ihtiyaçları var. Dikkate alınması gerekir.

Öte yandan, yasa dışı işgal edilen Doğu ve Kuzeydoğu Suriye vilayetleri yalnızca petrol açısından zengin değil, aynı zamanda, tüm bölgenin en verimli toprakları olan Bereketli Hilal’in de bir parçasıdır. Suriye’nin sulanabilir topraklarının %50’sini, enerji kaynaklarının %70’ini ve su potansiyelinin %95’ini kapsıyorlar.

Geçerken, Mayıs 2020’de, ABD’nin çevrimiçi gazetesi International Business Times, Başkan Trump’ın, 20 hektarlık buğday mahsulünü yakmak için Suriye’nin Haseke vilayetindeki tarlalara termal balonların fırlatılması emrini verdiğini doğrulayan bir rapor yayınladığını da hatırlayalım.

Son olarak, Suriye bu kanlı savaşın henüz sonunu göremediyse (bu yazı Aralık başında yazılmış, 4 Aralık da yayınlanmış) bu, yalnızca Batı toplumunun İdlib ve diğer limanlarda barikat kuran teröristlere hâlâ verdiği destekten ve yabancı orduların, yani ABD ve Türkiye’nin Suriye’nin topraklarındaki yasa dışı varlığını sürdürmesinden kaynaklanmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı tarafından firar suçları ve terör eylemleri (cinayetler hariç) için alınan af kararı ve mültecilerin geri dönüşünü kolaylaştırmak için atılan tüm adımlar, yalnızca yeniden inşacı iradeyi değil, aynı zamanda istikrarlı bir toplumsal barışın yeniden tesis edilebileceğini de göstermektedir. Ancak, böyle olmaması halinde bile, Suriye’nin içişlerine karışmak hiçbir zaman “uluslararası toplum” un yetkisinde değildir ve olmamıştır.

NOT:

Yazarın orijinal metinde 99 referansı var.


“Bu iş bitti; yandık bittik”

En büyük karşı-devrimci güç, karamsarlık ve onun yol verdiği umutsuzluktur. Şimdi bazı sol ya da sol olarak bilinen çevrelerde, Suriye’nin düşmesinden sonra “artık emperyalizm, Amerika ve İsrail kazandı, bitti bu iş, zaten Rusya, Çin ve İran da ihanet ettiler, olacağı buydu, bunlara güvenilmemeliydi, tüh…” mealinde tepkiler dikkat çekiyor.

Bunları seslendirenler aramızdaki zayıflar, en kırılgan olan tiplerdir. Bunları kendimizden uzaklaştırmalıyız. Bunlar yenilgiciler, bizleri de “yenilgi” ye ikna etmeye çalışan haşerelerdir.

SSCB çöktükten sonra emperyalistler dünyaya hakim olacaklarına inanmışlardı. Ordularını, cihatçı sürülerini oradan oraya sevk ettiler. Olmadı. İleri atıldılar, geri püskürtüldüler. Üstelik hemen her şey lehlerine dönmüş olduğu bir zamanda. Olmadı. Yine olmayacak!

Son 15 yılda, ABD’nin başını çektiği emperyalistler ve onlara direnen, meydan okuyan güçler arasında açık bir yıpratma savaşı var. Siyasal, ekonomik, kültürel, yer yer askeri bir yıpratma savaşı.

Henüz rakip güçler doğrudan askeri bir hesaplaşmadan, sonucu belirleyecek, dolaysız bir nihai vuruşmadan kaçınıyorlar. Özellikle de, emperyalistlerin bütün tahriklerine rağmen direniş güçleri henüz, kaçınılmaz olduğu görülen, böyle bir tayin edici karşılaşmadan olanaklı olduğu kadar uzak durmaya çalışıyorlar. Bunu yaparlarken, kendi yaşamsal, varoluşsal coğrafyalarında tahkimatı sürdürüyorlar. Düşmanı kendi coğrafyalarında karşılamayı düşünüyorlar. Bu hesapla, Suriye’yi ciddi bir direniş göstermeden terk ettiler(1).

“Çok-kutuplu dünya düzeni” nin sözcüsü olan rakip güçler, şimdilik, ekonomik, diplomatik, ideolojik mücadeleye ağırlık veriyorlar. Aktif bir savunma konumunda kalmayı tercih ediyorlar. Bu bakımdan, kendi stratejik planlarında Suriye’nin hesabını çok önceden yapmış olabilirler. Suriye direnişi 13 yıl onlara hem mevzi hem de zaman kazandırdı. Burası çok açık. Mevcut koşullarda, artık eski önceliğini taşımadığı düşünülmüş olabilir (2)

ABD barış istemiyor, barışın sönüşünün hızlanması anlamına geldiğini çok iyi biliyor. Tahrik ediyor, saldırıyor. Saldıracak. Anglo-Amerikan hegemonyası ekonomik olarak, siyasal ve ideolojik olarak sürekli geriliyor. Bu gidişi artık tersine çevirmesi olanaklı değil. O halde, rakip olarak yükselenleri engellemek zorundadır. Bunu da olağan araçlarla yapabilecek kapasitesi artık yok.

Nasıl emperyalizm, kapitalizmin ihtiyacından doğuyorsa, savaş da emperyalizmin ihtiyacı. Emperyalistler hazırlıklı, donanımlı. Emperyalizm düzen demektir. Ne olursa olsun, düzen, düzen olduğu için görece avantajlıdır. Bunu hep akılda tutmak ve hesapsız özgüvenden kaçınmak gerekir.

Yıpratma savaşı da, diğer savaşlar gibi, taktik ileri atılmalar, taktik geri çekilmeler, denge durumlarıyla kat edilir. Bu halleri stratejik, tayin edici mücadelelerle karıştırmamak gerekir. Oraya daha var.

Doğrudur, Suriye’de düşman taktik bir başarı elde etti. Ancak taktik başarılar, stratejik zaferlerle taçlandırılmadıkça, biraz sonra anlamlarını yitirirler. Hatta bazen bumeranga dönüşebilirler. Dediğim gibi, bu ekonomi-politik-kültürel boyutlarıyla bir yıpratma savaşıdır. Örneğin, bugün ABD’nin dünya nüfusunun hemen hemen üçte birine sahip olan 40’tan fazla ülkeye karşı uyguladığı ekonomik yaptırımlar bu yıpratma taktiğinin ekonomik alandaki görünümüdür.

Suriye’nin düşmesi, meydan okuyan rakip güçlerin mücadelede kendilerine avantaj sağlayan jeopolitik bir mevziyi yitirmeleri anlamına geliyor. Feda etmeyi göze almadan yıpratma savaşı verilemez. Savaşın bütününü kazanmak için, son gülen olmak için bu tür kayıpları öngörmek gerekir. Tekrar olsun, Suriye stratejik değil, taktik bir kayıptır.

İkinci Dünya Savaşı’nı, özellikle, Stalingrad’ı ve Kursk’u düşünün. Bu ikisine gelinceye kadar feda edilenleri düşünün. Birincisi, savaşın dönüm noktası; ikincisi, düşman için artık kaçınılmaz hale getirilmiş sonun başlancıydı.

Diyalektik düşüneceğiz. Ukrayna savaşının öncesinde, emperyalistler hem Ukrayna’yı hem Rusya’yı tahrik ettiler. ABD ve İngiltere’nin diğer Avrupalı emperyalistlere göre farklı bir gündemleri vardı. Halen var. Brexit bunun ilk işaretiydi. Önce Avrupa’yı terk ettiler (3) Zaten Almanya’yı ta kuruluşundan beri bir tür koloni olarak dizayn etmişlerdi. Tıpkı, Uzak Asya’daki Japonya ve G.Kore gibi.

Anglo-Amerikanlar bilinçli olarak bugün Avrupa ve onun (en stratejik hammadelerinin önemli bir kısmını temin ettiği) yakın coğrafyası Batı Asya’yı kaosa soktular. Biraz ileride sıra Doğu Asya’ya da gelecek. “Güney Çin Denizi sorunu” sürekli ısıtılıyor.

Ukrayna’ da daha savaşın epey öncesinde, Rusya’ya karşı ekonomik yaptırımlar başladı. Bu ülkenin siyasal ve askeri olarak kuşatılması hızlandırıldı. Ukrayna’nın yığınağı arttırıldı. İçeride siyasal tasfiyeler gerçekleştirildi. Avrupa’nın entelektüel ve kültürel olarak hazırlanması sağlandı.

Hiç kuşkusuz, bütün bu emperyalist hamleler emperyalizm adına kazanımlar anlamına geliyordu. Yıpratma savaşının taktik kazanımları.

Savaş başladı. Rusya başlangıçta savaş alanında fahiş yanlışlar yaptı. Kararsızlıklar gösterdi. Bu savaşta ulaşmak istediği hedeflerini tam olarak tanımlayamadı. Ukrayna’yı değil, onun arkasındaki düşmanın kararlılığını ve olanaklarını gerçekçi biçimde ölçüp biçemedi. Dolayısıyla, öngörmediği önemli kayıplar verdi. Medyanın ve enformasyonun önemini, gücünü layıkıyla kavrayamadı. En önemlisi, bütün bunların yaratılmasında etkili olan ahmakça bir özgüvenle işe başladı. (4)

Sonra görece toparlandı. Askeri başarılar elde etti. Diplomatik sahada avantajlar elde etti. Kültürel olarak kendisini görece daha başarılı bir şekilde ifade etmeye başladı.

Bu arada, emperyalistler, özellikle de onun uyduları gibi hareket eden Avrupa’daki müttefikleri için şoke edici olan, Rusya’nın, beklendiği gibi, hızlı bir ekonomik yıkıma uğramayıp, tersine, kendilerinin bu bakımdan giderek derinleşme eğilimi gösteren bir krizin içine batmalarıydı.

Mesela, “Rubleyi çökerteceğiz” dediler Ruble değer kazandı. Kendi ekonomileri daraldı. İktisadi büyüme beklentileri dramatik olarak gerçekleşmedi. Rusya’nın ana gelir kaynağı olan petrol ve gaz fiyatları beklendiği gibi düşmedi. Üstelik, mücadelenin karşı tarafında yer alan S.Arabistan gibi bir çok petrol ve gaz tedarikçisi ülke Rusya ile çıkarlarının uyuştuğunu idrak ettiler. Rusya ve OPEC arasında, hiç olmadığı kadar, bir yakınlaşma gerçekleşti.

Çin, Rusya ve İran arasındaki ekonomi-politik dayanışma güçlendi. Rusya ekonomisini yeniden yapılandırarak güçlendirmek için önemli programları uygulamaya koydu. Özcesi, şu ana kadar Rus ekonomisi, emperyalistlerin beklentisinin tersine, görece daha sağlıklı halde.

Yani Ukrayna krizi, Rusya ekonomisinden çok, Avrupa’nın ekonomisinin krize girmesini temin etti. Emperyalizmin başarılı gibi görünen yıpratma taktiği döndü kendisini vurdu. O kadar öyle ki, bu sorun etrafında, emperyalistler arasında halen anlamlı bir çatışma doğurmamış olan çelişkilerin, çatışma yaratacak kıvama ulaştığı görülüyor. Trump’ın izleyeceği Ukrayna politikasının bunu netleştirmesi beklenmelidir.(5)

Marksist-leninist yöntemle, tabloyu genel olarak görmek ve değerlendirmek gerekir.

Şimdi, Batı Asya’da da, daha önce de bize söylenmiş olduğu gibi, “bir koyup üç almak” mümkün olamayacak. ABD ve İsrail, buradaki kazanımlarını tahkim etmek için İran’a yönelecekler. Beklenti bu. İran, Suriye değil. İran, öyle uzaktan fırlatılan füzelerle de alt edilebilecek bir ülke değil. İran’la doğrudan savaşmak gerekecek. ABD ve İsrail bunu göze alabilirler mi? Çok daha geniş bir ittifakla direnmeyen Saddam’ın Irak’ını fethetmek ABD’ye neye mal olmuştu?

Ha, öyleyse, İran’ı içerden fethetmeyi düşünecekler. Belki dışarıdan fırlatılacak gerginlik füzeleriyle, suikast ve sabotajlarla bu hedeflerine ulaşmayı planlıyorlar. Henüz bilmiyoruz. Ama İran gibi kritik bir ülkenin, emperyalistlerin saplantıları, günü kurtarma hesapları yüzünden, meydan okuyan rakip Çin ve Rusya’nın yanına sürüklendiğini biliyoruz.

Eğer İran, Rusya ve Çin ile ittifakını somut adımlarla güçlendirmeyi sürdürürse, içeride ve dışarda, İran’ı yenmek çok zor olur. Bu bakımdan, İran yönetici sınıfının siyasal davranışı önem kazanıyor.

Yalnız, şunu da hatırlatayım, İsrail ne Gazze ne de Güney Lübnan savaşlarını kazanabildi. O kadar ki, Suriye’yi onlardan daha kolay lokma olarak gördü. Göreceğiz, ABD bu saldırgan hali giderek daha da kötüleşecek olan İsrail’i daha fazla taşımak istemeyecektir.

Öte yandan, bölgede siyonizmle işbirliği yapan gerici Arap devletleri şu an orada oluşmuş durumdan memnun değiller. İsrail’in, Türkiye’nin, yanı sıra ABD’nin yarattığı ve finanse ettiği Kürt hareketinin bölgede mevzi kazanmalarının, şimdilik sessiz kalan, Arap devletlerini çok rahatsız ettiğini görmek gerekir. Özellikle de bölge Arap halklarını. Emperyalizmin bu” yeni fetih” hamlesi Arap milliyetçiliğini harekete geçirecektir. Arap direnişinin yükseldiğine de tanık olacağız.

Artık Sykes-Picot, Balfour Deklarasyonu konjonktüründe değiliz. Köprülerin altından çok sular aktı. Panik halinde gözlerini karartmış emperyalistler bunu görecek halde değiller.

NOTLAR

1) Mücadele eden rakip devletlerin jeopolitik, jeo-stratejik anlayışları tarihsel olarak oluşmuştur. Bugünkü Anglo-Amerikan emperyalizmi hegemonya için açık denizlerin kontrolünü olmazsa olmaz olarak görür. Karalar denizlere göre anlamlandırılır. Rusya ve Çin ise tarihsel olarak dünya çapında hegemonik eğilimlere sahip olmadıklarından, denizlerin uzağında, karalardaki konumlarını tahkim etmek isterler.

Halen bu iki ülke, ama özellikle Çin, bu kadim anlayıştan kurtulmaya çalışıyor. İkisi de bu kadim anlayışın yenilgilerinde oynadıkları önemli rolün farkında görünüyorlar. Çin’in giderek genişleyen deniz ticaret filosu, onun bu yolda epey bir mesafe kat ettiğini gösteriyor. Yalnız, tabii, askeri filolar olmaksızın ticari filoların güven içinde seyri seferini temin etmek olanaklı değildir.

Söz konusu bu iki farklı anlayış, onların mücadeledeki öncelik ve tercihlerini de belirliyor. Rusya için Ukrayna (batısını dahil etmiyorum) feda edilemez, varoluşsal bir yaşam alanıdır. Dolaysız coğrafyası olarak tanımladığı bir yerdir. Suriye için aynı şey söylenemezdi. Hatta daha ileri giderek, “Suriye’nin Rusya için Ukrayna yanında zerre kadar kıymeti yoktur” dersem, abartmış olmam. Bu bağlamda, Kırım, Sivastopol üssü, Tartus Üssü’nden daha önemlidir.

Amerika içinse, Washinton’un, New York’un, kısacası, Wall Street’in güvenliği Japonya’dan, G.Kore’den, Türkiye’den, Almanya’dan, Polonya’dan, İsrail’den başlar. Amerikan jeopolitik aklı, eğer elinde hem Kırım hem de Tartus varsa, bu ikisini birlikte düşünür. Birini öbürüne feda edilecek üs olarak düşünmez. İkisini aralarındaki (kopartılmaması gereken) bağlantılarıyla tasavvur eder. Anlamlandırır. Pentagon’un asli görevi Amerikan vatanını değil, bu deniz aşırı çıkarları korumaktır.  Amerikan vatanını savunmak Ulusal Muhafızlar’ın görevidir. 

2) Rusya, Tartus ve Hmeimim üslerini kaybedeceğini öngörüyor. Zaten ABD’nin Suriye’ye saldırısının temel nedenlerinden birisi, onu bu üslerden çıkarmaktı. ABD hem Rusya’yı hem de Çin’i karaya itmek istiyor. Bunun Rusya’nın bilmemesi olanaklı değil. Rusya medyasında bu iki üssün Libya’ya taşınması için temasların sürdüğüne dair haberler, yorumlar okudum.

3) Değerli marksist-leninist iktisatçı Prof. Prabhat Patnaik bu yakınlardaki bir konuşmasında, Lenin’in emperyalizm kuramında yer alan “emperyalistlerarası çatışmanın kaçınılmazlığı” na dair saptamanın neoliberal devirde anlamının kalmadığını, artık uluslararası (globalist) sermayenin akışkanlığı içinde her engeli aştığını, çatışma halini gereksiz kıldığını söylüyor. Kesin olarak yanlış. Hayat tam tersini doğruluyor. Geçmişi bırakalım, en son Suriye’ye karşı yapılan saldırıya bakalım.

Tersine, neoliberal geç döneminde emperyalizm arkaik kolonyal eğilimlerini yeniden canlandırdı. Fiili askeri işgallere girişti. Benzer bir anlayış, bu kadar bariz olmasa da, Samir Amin’de de vardı. Asıl söylemek istediklerini anlıyorum ama kavramsallaştırma biçimleri, veyahut ifade biçimleri yanlış. Emperyalizm kavramını hegemonya kavramıyla birlikte düşünmüyorlar. Emperyalizm salt ekonomik bir olgu değil. Ekonomi-politik bir gerçeklik. Kabaca şöyle söyleyeceğim, uluslararası finans-kapitali, korporasyonları Amerikan’ın dünyaya yayılmış, denizaşırı askeri üslerinden, “Soros vakıfları” ndan ayrı düşünemezsiniz. Hepsini birlikte görmek lazım.

ABD hegemonik güç, ittifakı içindeki çelişkileri gerektiğinde domine edebiliyor. Amiyane tabirle, “racon kesici” konumunda. Uydularla uydu olunan arasında her zaman gerilimler olacaktır. Bir bütünlük var, ama bu gerilimleri, çelişkileri dışlamayan bir bütünlüktür. Belli uğraklarda ortak çıkarlar, bireysel çıkarların geriye çekilmesini gerektirebilir. 

Sonra, şunu da hiç ihmal etmeyelim: 2.D.Savaşı sonrası dizayn edilen emperyalist dünya ABD’nin eseridir. Onun bütün kurumları (NATO, AB, IMF, Dünya Bankası vb) ABD projeleri olarak görülmek gerekir. 

4) Bu Ukrayna sorunu yeni bir sorun değil. SSCB’nin çözülmesinden sonra buraya geleceği belliydi. Lenin, taktik hamlesiyle, Ukrayna’yı Almanya’nın elinden kopartıp almıştı. Yoksa, Almanlar Ukraynalı esir subaylara kendilerine bağlı, Rusya’ya tampon olacak bir “bağımsız” devlet kurduracaklardı. Putin’in, Lenin’i bu yüzden eleştirmesi, tarih bilgisinin yetersizliğiyle değil, SSCB’ye düşmanlığıyla izah edilmelidir.

Geçerken, Trotski ve Trotskizm (malum Trotski Ukraynalıdır) Ukrayna’nın SSCB’den bağımsız bir devlet olarak var olmasını savunmuşlardı. Aklımda yanlış kalmamışsa, Trotski’nin Ukrayna üzerine üç makalesi vardı. Onlara bakılabilir. Bu arada, önde gelen Trotskistlerden (yine köken olarak Polonya-Ukrayna coğrafyasına ait) E.Mandel de bu görüşü benimsemiş, hatta 80’lerin sonlarında veya 90’ların başındaydı, Ukrayna’nın bağımsızlığını talep etmişti.

Ukrayna üzerine ayrı bir yazı gerekiyor.

5) Şimdi, Trump’ın hemen Ukrayna’ya barış getireceği söyleniyor. Sanıyorum, “ateşkes” ve “barış” birbirine karıştırılıyor. Geçici ateşkes veya ateşkesler elde edilebilir. Ancak, bir barış olanaklı görünmüyor. Rusya, Ukrayna’da şu ana kadar (ülkenin yaklaşık yüzde 20’si) elde ettiği yerlerden kolay kolay çekilmez. Yani önem atfettiği coğrafyalardan çekilmez. Ukrayna da buna razı olmaz. Ancak Ukrayna, ABD ve Avrupa’nın askeri ve ekonomik desteği olmadan bu savaşı sürdüremez. En çok bir kaç ay dayanabilir.

Yani, Ukrayna sorunu Trump’ı aşar. “İktidarın gerçekleri” onun Ukrayna’nın arkasında durmasını gerektirecektir.

 

İhale Türkiye’ye kalacak

Trump’ın Suriye’deki son gelişmelerle ilgili olarak, olup bitenin sorumluluğunu Erdoğan’a yükleyen açıklaması, Suriye’de yakın gelecekte gerçekleşmesi kaçınılmaz olumsuz gelişmelerle ilgili olarak ABD yönetiminin, faturayı Türkiye’ye çıkaracağının daha şimdiden ilanı olarak görülmelidir. Erdoğan’ın “kurnaz” olduğunu ima eden bu açıklama, aslında Trump’ın erken, zekice bir hamlesidir bence (Bu yazı yazıldığı sırada, Trump, bir gazetecinin sorusu üzerine, Suriye’deki durumun belirsiz olduğunu, bu belirsizliği gidermekte Türkiye’ye anahtar bir rol verilebileceğini söylüyor)

İşin doğrusu, bu Suriye işi ABD ve İsrail tarafından (İsrail, Gazze ve Güney Lübnan savaşlarını kazanamayınca) zorunlu olarak planlanmış olmalıdır. Türk devleti, muhtemelen gerçekleştirilmesi reel olarak olanaklı olmayan, bir takım vaatlerle İdlip’te kontrolünden sorumlu olduğu cihatçıları sahada yönlendirmesi, daha doğrusu, onların önünü açması için kullanılmıştır.

Cihatçı savaşçıların gereksindikleri lojistik desteğin çok büyük bir bölümünü, ayrıca bu güçlerin sahadaki eşgüdümünü de Türkiye sağlamıştır. Tabii, ABD ve İsrail’in hedef ve beklentilerine uygun olacak bir şekilde.

Türk devleti bir takım vaatlerle kullanılmıştır. Bu vaatlerin bir bölümü Kürt sorunuyla ilgilidir. Zaten NATO aparatı Bahçeli’nin bu operasyon öncesindeki girişimlerinden yapılan pazarlıkların içeriğini tahmin etmek zor değil.

Daha önce de yazmıştım. MHP, 2015’deki neo-con destekli İslamcı darbe girişiminden sonra yönetimin dolaylı bir ortağı olmaktan çıkıp, doğrudan ortak haline gelmişti. MHP, darbe esnasında Erdoğan’ın yanında yer alan, Kürt sorunu etrafında “milli” duyarlılıkları görece yüksek NATOcu Türk subayları ve güvenlik bürokrasisinin parlamentodaki temsilcisi rolünü oynamaktadır.

Hiç kuşkusuz, koalisyonun her iki ortağı da NATO’cudur. MHP kanadı, ABD’nin bölgesel Kürt grupları yerine Türk devletini muhatap almasını, Kürt çıkarları yerine Türk devletinin çıkarlarını gözetmesini talep etmektedir.

Belli ki, ABD ile bunun pazarlığı yapılmış, muhtemelen ABD, Türkiye’nin de Kürt sorunun “demokratik çözümü”nde gayretli olmasında ısrar etmiştir. Öcalan hamlesi hem böyle bir görüntü vermek adına; hem de, veya daha çok, Türk devletinin, ABD’nin verdiği sözlere güvenilmeyeceğini öngörüp, “ne olur ne olmaz” diyerek, Öcalan’la bölgesel Kürt güçleri üzerinde etkili olma, olmadı, onları bölme hesabıyla yapılmıştır.

Hem bu NATOcu Türk devletinin hem de ABD’nin Kürt ulusal sorununu çözmesi olanaklı değildir. Tıpkı, Suriye’nin yeniden işgali gibi, bu konu da, işgalcilerin taktik hedeflerine ulaşmak için kullandıkları bir araçtır.

Daha önce bir çok kez yineledim. Bu uzun bir mücadeledir. SSCB’nin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra ivmelenerek, zaman zaman dengelenerek olgunlaşan bir süreçtir. Mücadele emperyalist, anti-emperyalist ve emperyalizmle değil ama onun mevcut hegemonik siyasetiyle çıkarları uyuşmayan kapitalist güçler arasındadır. Birinci ve sonuncu kategoride yer alan güçler, bu mücadelenin esas cephe güçleridir. İkinciler, bu sonunculara tutunarak mücadelelerini sürdürmek eğilimindeler.

Kimi solcu arkadaşların duygusallığını, karamsarlığını anlıyorum ve fakat kabul etmiyorum. Bu reel bir kavga sürecidir. Başka türlü yapılamaz. ABD de, “demokrasi”, “demokratik ulus inşası” vaatleriyle işgal ettiği Afganistan’ı savaştığı cihatçılara bırakarak kaçtı.

Evet, Suriye’de gerilememiz önemli bir olaydır. Emperyalistler şimdilik taktik bir başarı elde ettiler. Ancak, Suriye’yi kaybettiğimizi düşünmüyorum. Elbette, Suriye’de Suriye halkları kaybettiler. Sıkıntıları, acıları katmerlenerek devam edecek. Bunu öngörmek lazım.

Şimdi bakınız, Rusya, İran ve Çin, Suriye’de laik-demokratik Esad yönetimine, anti-emperyalist ve anti-siyonist Hizbullah’a ve dolaylı olarak onunla bağlantılı Hamas, Husiler gibi varoluş mücadelesi veren güçlere dayanıyorlardı. Bunu Şii ekseni olarak değerlendirmek, emperyalist propagandanın aleti olmak anlamına gelir. Suriye nüfusunun yarısından biraz fazlası Sünni, Hamas ve Filistin halkının kahir ekseriyeti Sünni.

Şimdi bir de, emperyalist-siyonist güçlerin dayanaklarına bakalım: Oradan buradan toplanmış Selefi cihatçılar.

Yani “demokratik Suriye”yi bunlar mı kuracaklar? Halep’te, Şam’da, Hama’da hapishaneleri boşaltıllar. Peki, kimse bu cihatçılar yıllarca yönettikleri İdlip ne yaptılar diye sormuyor. Hapishaneleri tıka basa doldurdular. Kadınları “zina” yaptıkları için taşlattılar. İdlip en fazla beyin göçü veren kent oldu. İstanbul’da karşılaştığım sıkı İhvan sempatizanı iki mühendis cihatçıların yönetimindeki İdlip’ten kaçmışlar, Almanya’ya gitmeye çalışıyorlardı.

Cihatçılar İdlip’de ne yaptılarsa, daha fazlasını şimdi Suriye’nin her yerinde yapmak isteyeceklerdir. Onların kontrol edilmesi olanaklı değildir. Onun için “ihale Türkiye’ye kalacak” dedim. Trump olacakları gördüğü için şimdiden gerekçeyi hazırlamış.

NATO, ABD ve İsrail bugün için Suriye, Filistin ve Güney Lübnan’da taktik bir başarı kazanıp, mevziler elde ettiler. Doğru. Ama önemli olan bu mevzileri tutabilmektir. Tutabilecekler mi? Kesinlikle olanaklı değil. Ne Suriye halkını, ne Hamas’ı, ne Hizbullah’ı yenemeyecekler.

Her şeyi bir yana bırakınız, şu emperyalistlerin düştükleri sefil hale bakınız. Üstelik de ilk kez bu duruma düşmüyorlar. İşte Afganistan, işte Irak, işte Libya! Başlarına ödül koydukları “katil” ilan ettikleri, terörist ilan ettikleri paralı savaşçılara bel bağlamış, onların demokrasi getirecekleri yalanına herkesi inandırmak istiyorlar (Hatırlayalım, WikiLeaks belgeleri arasında Hilary Clinton ile halen Biden’ın Ulusal Güvenlik danışmanı olan John Sullivan arasındaki elektronik postalar yayınlanmıştı. Sullivan, daha o zaman, Clinton’a, “EQ” (yani El Kaide) Suriye’de bizim tarafımızda” diye yazmıştı).

Şimdi aynı Taliban gibi, dönüp bir süre sonra kendilerini vuracak güçlerin sırtlarını sıvazlıyorlar. Bunu yaparken Türk devletini bir maşa gibi kullanıyorlar.

Önceki yazılarda, hatta Suriye’ye ilk saldırıldığı sırada, 2011’de, Pakistan’ın ve darbeci İslamcı Ziya Ül Hakk’ın öyküsüne değinmiştim. Kabul ediyorum, tarihte olaylar arasında benzerlikler saptanabilir, ama buradan hareketle, her zaman aynı şekilde sonuçlanacakları iddia edilemez.

Yine de tekrar etmekte bir sakınca görmüyorum.

Aklıma gelmişken, emperyalistler Suriye’ye 2011’de saldıracakları vakit, 80’lerde Afganistan için Pakistan’da yaptıklarının hemen hemen aynısını, bu kez, Suriye için Türkiye’de de yaptılar. Hatta oradaki “deneyimli” kadrolarını da ülkemize taşıdılar.