NEO-LİBERAL MODEL
Kapitalizmin neo-liberal versiyonu, kapitalizmin zenginliklerin dar, tekelci bir oligarşinin elinde toplanması yönündeki dinamizmini, spekülatif eğilimini daha da azdırır, hızlandırır. Çok daha geniş toplum kesimlerini yoksunlaştırır, yoksullaştırır. Ekonomi-politik bakımından kapitalist toplumların düzenli işleyiş, dengeleri gözetmek gibi iddialarını tamamen boşa düşürür. İşsizliği dramatik ölçüde arttırır. Toplumsal eşitsizlikleri ivmelendirir.
Bu koşullarda, toplumsal dengelerin gözetildiği iddiasının (ideolojik-) politik ifadesi olarak liberal demokrasi kağıt üzerinde kalır. Uygulaması reel olarak yapılamaz. Oligarşiyle halk sınıfları, hatta çok daha genel olarak, kitleler arasındaki mesafe aşırı ölçüde açılır. Yönetenler halktan koparlar. Bir meşruiyet sorunu ortaya çıkar. Yönetenler açısından toplumsal rıza üretiminin olağan politik araçlarla yeniden sağlanması neredeyse olanaksızlaşır. Eskisi gibi yönetemez olurlar. Kitleler de yönetenlere inançlarını dramatik olarak kaybederler.
Kısacası, neo-liberal anlayış, kapitalizmin doğasında bulunan bütün olumsuzlukların hızla, toplumsal bakımdan öncelenmemiş ölçüde kapsamlı ve işleyişi itibarıyla en brütal şekillerde ortaya çıkmasını sağlar. Siyasal meşruiyet ve yönetememe sorununu yükseltir.
Neo-liberalizmin yükselmesiyle birlikte bir faşistleşme süreci de devreye sokulmuş olur. Burjuva diktatörlükleri faşistleşme sürecine girerler.
Sosyalist bloğun çöküşünden sonra süreğen stagnasyon krizleri içinde debelenen kapitalizm, krizden çıkmak için ihtiyaç duyduğu ve şurada ya da burada ancak bölük pörçük hayata geçirebildiği (mottosu “liberalleşme, özelleştirme, küreselleşme” olan) neo-liberal politikaları, artık engelsiz ya da pürüzsüz bir biçimde uygulayabileceği fırsatı bulmuştu.
İlginç bir biçimde, bu neo-liberal anlayış, emperyalizmin sömürgecilik sonrası dönemde sosyalist dünyanın genişleme potansiyelini sürekli canlı tutan bir sorun olarak Üçüncü Dünya tabir edilen ülkelere yönelik programatik hamlelerinin kapsamına Deng devri Çin’ini de dahil etti. Dahası, ona çok ayrıcalıklı bir yer verdi.
Bu neo-liberal programa, ya da isterseniz, modele göre, emperyalistler süreğen stagnasyonu aşmak için sınai faaliyetlerini (sömürge döneminin ya da kentleşmenin bakiyesi olarak görülmesi gereken) geniş ve dolayısıyla ucuz emek-gücü kaynaklarına, ucuz hammadde kaynaklarına sahip 3.Dünya ülkelerine taşıyacak, bu ülkelerin, kendilerine tanınan bu olanak sayesinde, ihracat odaklı ekonomilere sahip olmasını teşvik edeceklerdi. Başlangıçta, özellikle de ABD’nin kendisi, bu ülkelerin ihraç ettikleri sanayi ürünlerinin başlıca alıcısı olacaktı.
Yani Çin, Taiwan, G.Kore, Singapur, Vietnam, Hindistan, Brezilya, Meksika gibi 3.Dünya’ya dahil ülkeler esas olarak ihraç eden ülkeler konumuna geçerken, ABD’nin kendisi artık, esas olarak bir ithalat ülkesi haline gelecekti.
Yalnız, modelin bu ilk ayağını tamamlayan olmazsa olmaz diğer bir ayak olarak, artan ihracatları nedeniyle ticaret fazlası verecek 3.Dünya ülkeleri bu söz konusu fazlalarını mutlaka dolar olarak, tercihen, ABD banka ve finans kuruluşlarında değerlendireceklerdi. Böylece, ABD’nin ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerin stagnasyondan çıkmak için ihtiyaç duyduğu sanayiden çıkma ayağının yanı sıra global düzeyde finansallaşma da, yani ikinci tamamlayıcı ayak da gerçekleştirilmiş olacaktı.
Bu model, bir süre için de olsa, gerçekten de, emperyalist metropollerde, bu arada, 3.Dünya’da, üretici güçlerin gelişmesine, emek üretkenliğinin artmasına, istikrarlı ekonomik büyümeye yol açtı. Tabii bu büyüme kalkınma anlamına gelmiyordu. Tersine, servetlerin çok daha az elde toplanmasına yol açıyordu.
Modelin işlediğini gören diğer emperyalist ülkeler ve 3.Dünya’nın diğer ülkeleri de modele dahil olmak için daha cesaretli davrandılar. Tabii, modeli benimsemek yetmiyordu, söz konusu ülkelerin o zamana kadar deneyimlemekte oldukları sadece ekonomik değil, politik ve kültürel anlayışlarını da değiştirmeleri, kendilerini yeni duruma uyarlamaları gerekiyordu.
Çünkü neo-liberalizm bütünsel bir anlayıştı: Liberalleşme, yani devlet müdahaleciliğini devre dışı bırakma; özelleştirme, yani kamu sektörünü dramatik şekilde küçültme, ekonomik ve toplumsal sübvansiyonları en aza indirme; küreselleşme, yani sıcak para girişlerine sınırsız olanak tanıma, sermaye kontrollerini ortadan kaldırma, finans hareketlerinin ihtiyaç duyduğu ekonomik, politik, hukuksal zemini temin etme.
Elbette, bu gereklerin bildiğimiz teritoryal egemen ulus-devlet formu içinde uygulanması zordu. Aşılması kolay olmayan çelişkilerin, toplumsal çatışmaların yükselmesine neden olacaktı. Bu noktada, burjuva diktatörlüğünün her zaman el altında tuttuğu, kibarca “olağanüstü hal” tabir edilen faşizm alternatifi devreye sokulacaktı. Uluslararası engellerse, yine emperyalist zor mekanizmaları, bunların olmazsa olmazı olan askeri darbeler, “renkli devrimler”, savaşlar yoluyla aşılacaktı.
Bilindiği gibi, bu söz konusu modelin tıkanarak çöktüğü 2008’deki spektaküler depresyonla ilan edilmişti.
Model finali, onun baş senaristi ve yönetmeni olan ABD’nin, kapitalist sistemin esas oğlanı, baş belası olan, toplam talep yetersizliğinin neden olduğu aşırı üretim, ve uyguladığı “yeni” modelin de iyice azdırdığı -normal koşullarda kapanması olanaksız- cari açıkları nedeniyle havlu atmasıyla gerçekleştirdi.
Şimdi öncelikle şunu söylemeliyim: Bu model yeni değil. 19.yüzyılın son çeyreğinde baş gösteren ilk büyük kriz sırasında da uygulanmak istenmişti. O zamanın dünya koşulları, emperyalistlerarası rekabet, özellikle de yeni yükselen Alman emperyalizminin Britanya hegemonyasına meydan okuması dolayısıyla buna olanak tanımadığından gerçekleştirilemedi. Hegemonya krizi bir dünya savaşına yol açtı. Savaş, soruna çözüm olamadı. Tersine, sosyalist dünya sisteminin doğmasını sağlayarak, daha da karmaşıklaştırdı. Hegemonya krizi artık Britanya’nın taşıyamayacağı kadar ağırlaşmıştı. Böylece, neo-liberal hayallerin gerçekleştirilmesi başka bir bahara ötelendi.
Bu baharın gerçekleşmesi için Sovyet sisteminin çökmesi önkoşuldu. Emperyalistler o zamana kadar kendi aralarındaki rekabet, meydan okuma sorunlarını kanlı savaşlarla çözmeye çalışmışlardı. Sovyet engelini tek kurşun atmadan aştılar. Bu nasıl olmuştu? Çünkü Sovyetleri yöneten restorasyoncu kadrolar böyle olmasını istemişlerdi. Kapitalist restorasyon bu yüzden kansız gerçekleşti.
Geçerken, en kanlı restorasyonun Çin’de gerçekleşmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kültür Devrimi restorasyoncu güçlerle devrimci güçler arasındaki iç savaştı. Mao Zedung ‘un ağırlığı, dengeyi birinciler lehine bozunca yeni düzen yükselmeye başladı. Önceki yazılarda buna belli bir ölçüde değinmiştim.
1991’de yetkin haliye başlatılan modele geri dönelim. Elbette, modelin işleyişi bir çok iç ve dış çelişkilerin ortaya çıkmasına neden oldu. Emek-gücü dışında, sermayenin, metaların hizmetlerin küresel çapta engelsiz akışına olanak tanınmasına dayanan model, öncelikle emperyalistlerin kendi ülkelerinin emekçileri önünde her fırsatta övündükleri “yüksek ücretler” in artık artık eskisi kadar yüksek olamayacağını gösterdi. Çünkü emperyalist merkezlerdeki sanayi büyük ölçüde emek-gücünün daha ucuz olduğu 3.Dünya ülkelerine taşınınca, gelişmiş kapitalist ülkeler ve 3.Dünya ülkelerindeki ücretler arasındaki fark birinciler aleyhine epey kapanmıştı. Kapanmıştı çünkü, halen gelişmiş ülkelerde faaliyet gösteren sanayilerin gelişmemiş ülkelerde üretilen aynı ürünler için ödedikleri maliyet aleyhteki ücret farklılıkları nedeniyle hayli artmıştı. Rekabet şansı kalmamıştı. Dolayısıyla, artık gelişmiş ülkelerde de “düşük ücret kapitalizmi” vaka haline geldi.
Gelişmiş ülkelerde, en başta da tabii ABD’de, oluşan toplam talebin yetersizliği, görece “düşük” faizli konut veya tüketici kredileriyle aşılmak istendi. Talepteki çılgın borçlandırmaya dayalı göreli canlanma belli mal ve hizmetlerin fiyatlarında balonlaşmalara yol açtı. Spekülatif fiyatlar, ödenmesi olanaklı olmayan borçları arttırdı. Sistem çöktü.
Geçerken şunu da hatırlatmak isterim: Neo-liberal uygulama her zaman, her yerde spekülasyon yaratır. Spekülasyondan beslenir. Spekülatiftir yani. Onunla var olur, sonunda da onunla yok olur.
Pekiy, 3.Dünya emekçileri için işler iyi gidiyor muydu? Ne gezer! Sıcak paraya ulaşmak kolaylaştığı için gelişmiş kapitalist ülkelerde kullanılan teknolojiler 3.Dünya ülkelerine de girebiliyordu. Bu ülkelerin bir çoğunda sanayinin teknolojik düzeyi, ya da isterseniz, sermayenin organik bileşimi teknoloji lehine dönüşüm geçirdi. Emek üretkenliği, verimlilik arttı. Buna karşı, ta modern zamanın başından beri orada hazır bulunan yedek emek-gücü ordusunun safları daha da kalabalıklaştı. Bu sayede, zaten düşük olan ücretleri daha da aşağıya çekmek olanaklı oldu. Bu ülkelerin bir çoğunda, şu ya da bu derecede tahribata yol açan, bir talep yetersizliği, yani aşırı üretim vakası zuhur etti.
3.Dünya’nın başına gelen bu kadarla sınırlı kalmadı. Sübvansiyonların kalkması, ulusal tarıma dev uluslararası tekellerin el atması, uluslararası dev tekellerle, online olarak da faaliyet gösterebilen perakende zincirleriyle rekabet olasılığı bulunmayan küçük üretiiciler, küçük ve orta sermayeli işletmeler battı. Yani ilkel birikimin çok aşina olunan bir türü marifetiyle yutuldular. İşsiz emek-gücü rezervleri sürekli takviye edildi. Ediliyor.
Bu arada, dünyada artan ulusal ve uluslararası ölçekli çelişkiler, çatışmalar, irili ufaklı savaşlar da, dünya ekonomisinde bir yavaşlamaya neden olduğu için ihracatın, özellikle de dış borç odaklı 3.Dünya ülkelerinin ihracatlarının dramatik olarak düşmesine yol açıyor. Böylece bu ülkelerin de cari açıkları, borç krizleri yakıcı sonuçlara gebe hale geliyor.
Burada, bütün bu gelişmelerin neden olduğu ya da ortaya çıkmasında etkili olduğu malum toplumsal, kültürel sorunlardan bahsetme gereği dahi duymuyorum.
Tekrar edelim, gelişmiş kapitalist devletler açısından baktığımızda da, aşırı üretim ya da toplam talepteki yetersizlik sorununun aynı zamanda cari açıkların ya da ödemeler dengesi açıklarının devasa boyutlara ulaşmasına neden olduğuna tanık oluyoruz. Borç krizi kapanmaz ve sürekli büyüyen bir kara delik olarak kapitalizmin bağrında yerini alıyor. Bu kez özellikle ABD gibi en ileri kapitalist kalenin sorunu en fazla hisseden ülke olduğunu görüyoruz. Evet Çin belli bir süre sürekli büyüyen cari fazlasının bir kısmını ABD’de bırakıyordu. Ancak bu fazla o kadar arttı ki, ABD’ye bırakılan ancak devede kulak mesabesinde kaldı. Yani ABD kendisini, kendi kurguladığı oyunun mağduru olarak görmeye başladı.
Yeri gelmişken, bu koşullarda ABD, Çin rekabetini sadece “ticaret savaşları” olarak tabir edilen gümrük, ek vergiler vb önlemlere aşamaz. Aşamayacağını gördüğü için bu savaşların en gözü kara savaşçısı olarak ortaya atılan Trump çark etti. Ya da daha doğru bir ifadeyle, vites küçülttü diyelim. ABD’nin başına iki partiden hangisi gelirse gelsin, ücretleri daha da düşürmek zorunda kalacaktır. Çünkü ABD sanayisini, Trump’ın demagojik söyleminde olduğu gibi, ihya etse de, 3.Dünya sanayisiyle rekabet edebilmek için ücret farklılıklarını kendi lehine ortadan kaldırmak zorundadır. Yani düşük ücretler şarttır. Düşük ücreti sürdürülebilir kılmak içinse, sürekli genişleyen bir yedek işçi ordusuna ihtiyaç var.
Malum, düşük ücretler ve artan işsizlik toplam talep yetersizliği döngüsünü devreye sokar, dolayısıyla aşırı üretim krizlerinin görülme sıklığını arttırır.
Düşük ücret kapitalizminin uygulamaya konduğu her yerde, bu arada, ABD’de de, işin başlarında polis devleti kaçınılmaz olur. Nitekim, oğul Bush devrinde bunun ön egzersizleri yapılmıştı. Obama devrinde oluşturuldu.
Ancak, bir süre sonra bunun da yeterli olmayacağı anlaşıldı. Şimdi faşist diktatörlük devreye sokulmak isteniyor. Emperyalizmin o eski “mutlu yılları”nda (ağırlıklı olarak Soğuk Savaş dönemi) işçi aristokrasisi “liberal demokrasi” si ile övünüyordu. Şimdi emperyalist devletler faşistleşirken, ilk üzeri çizilen bu aristokrasi oldu. Süreç devam ediyor.
EMPERYALİZM VE FAŞİZM
Kapitalizm her zaman kabına sığmayan, sürekli birikim yapma, bunun içinse, genişleme ihtiyacı duyan bir sistemdir. Dolayısıyla aslında sermayenin genişleme eğilim tarzı veya şeklindeki farklılıklar bir yanda tutulursa, kapitalizm her zaman emperyalisttir.
Bilindiği gibi, Lenin, emperyalizm kuramını oluştururken, Hobson ve Hilferding gibi iki sosyal demokratın tezlerinden geniş ölçüde yararlanmıştı. Yirminci yüzyılın başlarında, emperyalizm ulusal temelli sanayi ve finans sermayesinin temerküzüyle yükselen finans kapital etrafında, onun sadece ulusal değil, ama daha karakteristik veya belirleyici olarak uluslararası etkinlikleriyle açıklanıyordu.
Bütün tanımsal öneme sahip uluslararası devinimlerine rağmen bu finans kapital ulusal menşeliydi. Ulusal çıkarları öncelikliydi. Kendi finans oligarşilerinin kontrolünde, rekabet halindeki emperyalist ülkeler dünyayı etki alanlarına bölerek, ulusal çıkarları için kendi aralarında paylaşmaya çalışıyorlardı. Böylece, finans kapitalin bu görünümü, emperyalist ulusal devletler arasındaki çelişkilerin artmasını, dünya savaşlarının çıkarılmasını kolaylaştıran bir işleve sahipti.
Gelgelelim, 2.Dünya Savaşı sonrasında tek ayakta kalan emperyalist ülke olarak ABD’nin diğer emperyalist ülkeleri ekonomik olarak ayağa kaldırmakta, yönlendirmekte oynadığı rol, Soğuk Savaş’ı başlatıp, onları uydulaştırarak kendi etrafında hizaya sokması, “doların altın kadar değerli” olduğunu onlara kabul ettirmesi gibi etkenler sayesinde Amerikan finans kapitali, “pax- Americana” ya entegre olan diğer gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin finans kapitallerini kendi kontrolüne aldı. Yani hegemonyasını kabul ettirdi. Elbette, süreç içinde, bu hegemonyanın konsolidasyonu için çeşitli ekonomi-politik etaplar geçildi. Sonuç olarak, Amerikan temelli gibi görünse de, finans kapital ve tabii finans kapital oligarşisi giderek ulusal sınırlarını zorlayarak uluslararası bir görünüm kazandı.
1991’den sonra yaşanan gelişmeler, neo-liberal önlemler, sermaye kontrollerinin kaldırılması, sermayenin global çapta akışı önündeki engellerin kaldırılması, finans-kapitali oluşturan sermaye bileşimi içinde finansın ağırlığının öncelenmemiş ölçüde artması, ve tabii bu gelişmeleri kuramsal olarak teşvik eden, ideolojik olarak meşrulaştıran T.Kuhn’un sözünü ettiği anlamda, bir neo-liberal epistemolojik camianın sisteme entegre bütün ülkelerde, bütün uluslararası tartışma platformlarında etkinlik göstermesi, uluslararası finans kapitalin kendi başına, ulusal kayguları olmayan bir varlık haline geldiğini tescilledi.
Elbette, her finans kapitalin çıktığı bir ülke, bir ulus devlet vardır. Ancak bu uluslararası finans-kapital sadece kendi çıkarlarını gözetir, hiç bir ulusun çıkarlarını gözetmez. Çeşitli nedenlerle ya da zorunluluklarla gözetiyormuş gibi göründüğü durumlarda bile bu tavrı sahici değildir.
Uluslararası finans kapital ve onun yol verdiği oligarşi, tek tek ülkelerin finans kapitallerinin ve oligarşilerinin aritmetik toplamına eşitlenemez. Bir toplamdan değil, bir iç içe geçişten, kaynaşmadan söz edebiliriz. Onun bileşiminde gelişmiş ülkelerden kökenlenen sermaye de var. 3.Dünya ülkelerinden çıkmış sermaye de.
Küreselleşme denen şey, aslında, finans-kapitalin bu uluslararasılaşmasının başka bir şekilde ifadesidir.
Sonra, bazı marksist ekonomistler, okuyorum, finans sermayesinin sanayi sermayesini ikincil konuma ittiğini, hatta hızlarını alamayıp, sanayi sermayesinin devrinin sona erdiğini iddia ediyorlar. Bu yanlıştır.
Doğrusu, bu yeni durumda, iki sermaye arasındaki söz konusu kaynaşmanın nerede başlayıp nerede bittiğini ayırt etmek zordur. Bu doğrultuda bir çaba politik bakımdan gerekli de değildir. Elon Musk örneğine daha önceki yazılarda değinmiştim. Onun temsil ettiği korporasyonlar muazzam bir sınai faaliyeti ama yanı sıra da muazzam bir finansal faaliyeti, borsa spekülasyonlarını vs yi yürütüyorlar. Bu iki sermaye arasında da bir iç içe geçme, kaynaşma hali var.
Kapitalist dünyada, Wall Street, City of London gibi finans merkezleri sermayenin oyununun sergilendiği başlıca kurumlar olduklarından ve oralarda sadece ekonominin finansal görünümü üzerinden işlem yapıldığından sanayi sermayesini de kaçınılmaz olarak finans üzerinden okuyoruz. Finansal faaliyetlerdeki artış, sanayi faaliyetlerinden kopuk, hele onu dışlayan bir anlayışla izah edilemez. Yani eksik olur.
Özcesi, günümüzün finans kapitali zorunlu olarak sanayiyle bağlantılı olmayabilir. Tamam. Ancak, sanayiden bağımsız olarak da görülmemesi gerekir. Elbette, dar anlamda, sermayenin finansal işlevinden değil, finans olarak sermayeden söz ediyoruz. Bu bağlamda, finansallaşmaya vurguyla anlatılmak istenen, sanayi üretimindeki sermayenin bile finans sermayesi gibi işliyor olması, öyle bir görünüme sahip olmasıdır. Musk örneğini verdim. Sanayi üretimi yaptığı konumda bile finans kuruluşu gibi işliyor. Yani kimdi hatırlamıyorum şimdi, Musk için “onun üretime özel bir ilgisi yok” mealinde bir şey söylemişti. Doğru. Esas gayesi, kâr, mümkün olan en hızlı şekilde spekülatif kârlar elde etmek. Sanayi, finans için gerekli sermaye tedarikinin bir aracı olarak görülüyor(Bu ilişkinin daha iyi kavranabilmesi açısından P.Sweezy ve H.Magdoff’un Monthly Review Press’ten çıkmış olan Stagnation and Financial Explosion adlı kitabıyla Utsa Patnaik ve Prabhat Patnaik’in yine Monthly Review Press’ten çıkmış olan Capital and Imperialism adlı kitabına bakılabilir. Birinci kitabın yıllar önce bir Türkçe çevirisini yapmıştım. Bulabilirsem, buraya koyacağım)
Bakın Musk dedik, hatırlayalım, Trump’ın ilk başkanlık döneminde hasım görüntüsü vermişti. Şimdiki dönemine can ciğer kuzu sarması olarak başladılar. “Bakanlarüstü bir bakan” olarak Trump’ın kabinesinde yer aldı. Sonra araları açıldı. Tekrar hasım görüntüsü verdiler. Herhalde Musk, takımına dahil olarak Trump’ı katılmadığı kimi politikalarını değiştirmek konusunda, ilk elden, ikna edebileceğini düşünmüştü. Olmadı. Neden olmadığına daha sonra aşağıda Trump vakasını tartışırken değineceğim.
Her neyse, Musk uluslararası finans-kapitalin oligarklarından birisi. İroni olsun,, ulusal menşei bile net olarak belli olmadığı, ya da karışık olduğu için numune oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Şimdi tekrar edelim, bu uluslararası finans kapitalin ve onun oligarklarının herhangi bir ülkeye, ulusa, ulusal çıkara hatta herhangi bir üretim sektörüne özel bir ilgileri yoktur. Onlar için tek önemli şey, spekülatif kârlarını en hızlı şekilde elde edebilmeleri için gerekli uluslararası zeminin bulunması, sermayenin pürüzsüz bir şekilde, engellemeden akışının küresel düzeyde gerçekleşmesidir. Bu bakımdan, dünyanın bloklara, kutuplara ayrılmasına, korumacı uygulamalara, sermaye kontrollerinin devreye sokulmasına, yani ulusal, bölgesel engellemelere şiddetle karşı çıkıyorlar. Trump, bu hedeflerin gerçekleşmesine hizmet ettiği ölçüde, onlar için işlevseldir. Ancak, Trump, (ülkesinin emperyalist sistemi kollayan, koruyan en önemli siyasal ve askeri güç olması dolayısıyla) “herkes, her ülke neo-liberal kurallara uygun hareket etmek zorunda, ama biz hariç” anlayışına sahip olduğu için uluslararası finans kapital oligarşisini belli bir ölçüde tedirgin ediyor. Bununla birlikte, neo-liberal sisteme tam olarak entegre olmamakta direnen, kutuplaştırıcı bir uluslararası politikayı savunan ülkelere yönelik baskı ve müdahale politikalarını da destekliyorlar.
Özcesi, bugünkü emperyalizm hâlâ Lenin’in bize anlattığı emperyalizm. Günümüze değgin tek fark, onun zamanında henüz nüve halinde dahi görünmeyen, finans kapitalin ve finans oligarşisinin bugün uluslararasılaşmış, uluslarüstü, kendi başına bir varlık haline gelmiş olmasıdır.
Bu finans-kapital, 70’li yıllarda, yani henüz kendi başına uluslararası bir varlık haline gelmemiş olduğu bir sırada, devletlerin ondan özerkliği konusu sol camiada tartışılmıştı. Avrupa komünizminin “yapısalcı-Marksist” kuramcısı Poulantzas, devletin finans-kapitalden göreli özerkliğini savunmuştu. Ancak doğru olan tersiydi. Finans-kapital devletten özerkti. Böylece dünya koşulları uygun olunca, uluslararası bir varlık haline dönüşmesi zor olmadı.
Bilindiği gibi, neo-liberal küreselleşme devreye girince, şurada ve burada bazı solcular artık Lenin’in sözünü ettiği emperyalizmin sona erdiğini, daha mutedil veya liberal bir emperyalizmin, veyahut artık “yeni-emperyalizm” in söz konusu olduğunu öne sürdüler. Emperyalizm yok, “İmparatorluk” var ; hatta “Kautsky sonunda haklı çıktı” diyenleri görüldü.
Bunları düşününce aklıma G.Lukacs’ın bir saptaması geliyor. Aşağı yukarı şöyle bir şey söylüyordu Lukacs: ” Ne zaman birisi çıkıp Marx’ı aştığını, Marx’ın ötesine geçtiğini söylese, vardığı yerin hep Marx öncesi olduğunu tespit ediyorum” .
DEVAM EDECEK…